ÖLÜ KÖPEKLER ISIRMAZ: Kapitalizmin Çöplüğünde Çürüyen Bir Dostluk

Ölü Köpekler Isırmaz (2026), kapitalizmin çöplüğe dönüştürdüğü bir toplumun ve dünyanın şok edici derecede gerçekçi bir yansımasını sunuyor. “Çöplük” kelimesini burada öylesine kullanmıyorum. Zira Nuri Cihan Özdoğan’ın ilk uzun metrajı, yurtdışından Türkiye’ye yapılan yasadışı çöp ithalatını ve bu çöplerin etrafında oluşan suç ekonomisini merkezine alıyor. Kapitalizmin sömürülecek, üzerinden kâr elde edilecek neredeyse hiçbir şey bırakmadığı bir dünyada, artık geriye kalan çöp bile ekonomik bir değere dönüşüyor. Filmde iki çetenin tonlarca çöp için birbirini öldürmeye hazır olması bu yüzden yalnızca suç dünyasının absürtlüğünü değil, içinde yaşadığımız ekonomik düzenin insanı ve doğayı hangi noktaya getirebildiğini de anlatıyor. Uğruna insanların birbirini öldürdüğü şey burada altın, uyuşturucu ya da petrol değil; çöp. Ve bu, filmin kapitalizm hakkında söyleyebileceği en güçlü şeylerden biri.

Kemal Burak Alper

Özdoğan bu dünyayı steril bir suç filmi estetiğiyle anlatmayı da tercih etmiyor. Tam tersine, filmin en büyük başarılarından biri, içine girdiği dünyanın kokusunu seyirciye kadar ulaştırabilmesi. Liman şehirlerine özgü deniz ve yosun kokusunu, sokakların pisliğini, karakterlerin üzerlerine sinmiş çöp kokusunu ve çöplüğün ağır havasını neredeyse hissedebiliyorsunuz. Mustafa Yeşilova’nın görüntü yönetimiyle yaratılan bu kirli sinematografi, filmin dünyasını yalnızca görsel olarak değil, fiziksel olarak da deneyimlememizi sağlıyor. Hareketli kamera ise bütün bu kaosun dışından bakan bir göz yaratmak yerine bizi doğrudan yaşamın içine sokuyor. Kamera çoğu zaman karakterlerin peşinden koşuyor, onlarla birlikte hareket ediyor ve bu dünyanın düzenli, kontrollü ya da güvenli olmadığı hissini sürekli canlı tutuyor. Çöplük bir arka plan değil; filmin karakterlerinden biri gibi davranıyor.

Burak Can Doğan

Üstelik ekranda gördüğümüz çöplükler, devasa bütçelerle inşa edilmiş yapay film setleri değil. Film gerçek çöplüklerde çekilmiş. Bu ayrıntı yalnızca yapım sürecine dair hoş bir bilgi olarak geçiştirilemeyecek kadar önemli. Çünkü Ölü Köpekler Isırmaz’ın yapım anlayışını açıklayan şeylerden biri bu. Yönetmen, oyuncular ve teknik ekip, iyi bir hikâye anlatmak uğruna gerçekten o pisliğin içine girmeye hazır. Filmin merkezinde ise bu çöplüğün içinden çıkmaya çalışan iki çocukluk arkadaşı, İsmet (Kemal Burak Alper) ve Dogo (Burak Can Doğan) var. Onların ilişkisi, arkadaşlarla sarhoşken yapılan “bir gün bir iş kuracağız” planlarından biraz daha ciddi. İkisi, suç dünyasının içinde yükselmeye ve bu yolculuk boyunca birbirlerinin sırtını kollamaya söz vermiş durumdalar. 

İsmet kavga etmekten korkan, kendisini zayıf ve güçsüz gören, daha çekingen biri. Dogo ise daha baskın, daha özgüvenli ve rapçi olma hayali kuran bir karakter. Birlikte içinde bulundukları yoksul hayattan çıkabileceklerine inanıyorlar. Filmde Sinekler ve Şekerciler adında iki çete bulunuyor ve bu iki grup çöpler üzerinden birbiriyle savaşıyor. İsmet ve Dogo da bu savaşın giderek daha fazla içine çekiliyor. Bir çetenin diğerinin çöpüne el koymasıyla başlayan mesele, onların çöpleri geri almak için görevlendirilmesine kadar uzanıyor. Boksör (Mehmet Akif Özdemir) adlı patronlarının altında çalışırken, ilk cinayetle birlikte ikisinin konumu da değişiyor. Filmin ilk perdesinin sonunda İsmet‘in adam öldürmesi, onların artık sistemin dışındaki iki genç olmadığını ilan ediyor. Dogo‘nun deyimiyle Boksör‘ün “prensleri”, yani sağ kolları oluyorlar. 

Ölü Köpekler Isırmaz’ın en ilginç taraflarından biri, İsmet ile Dogo arasındaki ilişkinin yalnızca suç ortaklığı olarak kurulmamış olması. Aralarında son derece güçlü bir erkeklik meselesi de var. İkisi, birbirlerini gerçekten seven iki dost; bunu hissedebiliyorsunuz. Fakat sanki birbirlerine “seni çok seviyorum” deyip sarılmak istedikleri her an, erkekliğin onlara öğrettiği sertlik duvarına çarpıyorlar. Bunun yerine birbirlerinin sırtına vuruyor, küçük bir gülümsemeyle yetiniyorlar. Duygularını açıkça ifade etmek yerine şiddet, mizah ve sertlik üzerinden iletişim kuruyorlar. Bu açıdan film, suç dünyasının erkeklik anlayışıyla dostluk arasındaki tuhaf ilişkiyi de gösteriyor: Birbirlerine en yakın oldukları anlarda bile birbirlerine gerçekten ne kadar yakın olduklarını söylemekten korkan iki adam görüyoruz. İsmet ve Dogo arasındaki dinamik, belki de oyuncuların yarattığı kimya nedeniyle, bana Ali’nin Sekiz Günü‘ndeki Kemal ile Ali arasındaki ‘arkadaşlığı’ hatırlattı. Orada da biri daha kaba, üstenci ve baskın bir karakterken diğeri daha naif, daha kibar ve hayata karşı daha duygusal bir bakışa sahipti. Burada da benzer bir gerilim var. İsmet başlangıçta daha fazla sömürülen, daha fazla hor görülen ve Dogo‘nun gölgesinde kalan taraf. Fakat film ilerledikçe bu ilişkinin dengesi değişiyor. İsmet‘in dönüşümü, sonunda Dogo‘ya bir tuzak kurmasına kadar varıyor.

Kemal Burak Alper, Burak Can Doğan

Fakat burada film beni pek ikna edemiyor. Çünkü filmin bütün dramatik yapısı, iki insanın birbirlerine verdikleri “yalnızca birbirimize sadık olacağız” sözünün sonunda bozulması üzerine kuruluyor. İkisi de farklı mafya gruplarının içine giriyor, ikisi de birbirine ihanet ediyor ve sonunda sahil kenarında kimsenin kazanmadığı bir kör dövüşüyle karşı karşıya geliyorlar. Film, başlangıçta kutsal gibi kurduğu dostluğu sonunda parçalıyor. Fakat ne yazık ki bu parçalanmanın kendisini yeterince hissettiremiyor. İsmet, bu arkadaşlığın vicdani yönünü temsil ediyor, Dogo ise, bir cesetten ayakkabı çalıp onu giyebilecek kadar duyarsız birisi. Dolayısıyla aralarındaki kırılmanın, hayata farklı yerden bakan bu bakış açısından doğması gerekiyor. Aslında bir bakıma öyle de oluyor; Çöplükte onlarca çocuğun cesedini gördüklerinde İsmet şok oluyor, Dogo ise pek umursamıyor. Aralarındaki ilk gerginlik de buradan doğuyor. İzleyici olarak beklentiniz; İsmet’in kendisini bir şekilde bu sistemin dışına atması ve vicdanının sesini dinlemesi. Fakat finalde ondan geriye, bütün öfkesini Dogo‘dan çıkartan, canavarlaşan bir İsmet kalıyor. Bu, film boyunca karakter hakkındaki düşüncelerimizi ve varsayımlarımızı tersyüz eden bir karar. Üstelik yanlış bir karar da değil, bizi şok etmeyi ve bir insanın nasıl bu noktaya geleceğini gösteriyor. Fakat bunu yeterince iyi bir şekilde açıklıyor mu emin değilim. ”Belki de filmin bunu açıklamak gibi bir derdi yoktur” diyebilirsiniz çünkü birçok film bunu yapar. Ama Ölü Köpekler Isırmaz, sanki bunu açıklamak istemiş, fakat yeterince iyi açıklayamamış gibi duruyor. 

İki kişinin sarsılmaz dostluğu üzerine kurulu bir filmin en önemli dramatik görevi, o dostluğun neden ve nasıl çözüldüğünü seyirciye yaşatmaktır. Film onların birbirlerinden uzaklaştığını gösteriyor; fakat birbirlerine karşı duydukları hayal kırıklığını, öfkeyi ve nefreti aynı yoğunlukta hissettirmiyor. Başlangıçta aralarındaki bağı o kadar güçlü kuruyor ki, finaldeki ihanetin duygusal karşılığının çok daha yıkıcı olmasını bekliyorsunuz. Film bizi “artık birbirlerinden nefret ediyorlar” sonucuna götürüyor ama bizi o nefretin içine yeterince sokmuyor. İhaneti gösteriyor, fakat ihanetin duygusal ağırlığını tam anlamıyla yaşatmıyor. Bu yüzden final, mantıksal olarak filmin vardığı yere ait olsa ve bir bakıma görevini yerine getirmiş olsa da, dramatik açıdan olması gerektiği kadar sarsıcı değil.

Yine de Ölü Köpekler Isırmaz’ın Türk sinemasının son dönemde ortaya çıkardığı en iyi işlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Suç dünyası, çete savaşları, ihanet ve ahlak gibi meseleleri ele alıp bunları Türkiye’nin somut ekonomik ve toplumsal gerçeğinin içine yerleştiriyor. Her sahnesi, bakmaya doyamadığınız bir tablo gibi çarpıcı bir güzelliğe sahip. Oyuncular, hem sokaktaki gerçek bir insanı oynamak, hem de Bukowski romanı okuyormuşsunuzcasına büyük ve iddialı laflar etmek zorunda kalıyor ve bunu yaparken sizi atmosferin dışına atmadan doğal bir şekilde size o ‘sıradan bir adam bilgece laflar eder’ duygusunu vermeyi ciddi anlamda başarıyor ki, zannederim bunu başarmak oldukça büyük bir meziyettir. 

“Biz çöplüğün kralıyız!”

Türk sinemasının uzun zamandır yaşadığı bir ikilem olduğunu düşünüyorum: Nasıl bir hikâye anlattığı, kamerayı nasıl kullandığı ve hangi anlatı formüllerini tercih ettiği konusunda zaman zaman Avrupalı olmakla, Amerikalı olmakla ve kendisi olmak arasında gidip geliyor. Özellikle çağdaş Türk sineması, kendi sesini bulmayı uzun zamandır bir türlü başaramadı. Ölü Köpekler Isırmaz ise bütün bunların arasında kendine ait bir ses yaratmayı ve hem yaşadığı ülkenin özgünlüğünü filmin dokusuna yerleştirmeyi, hem de Dünya sineması içerisinde kendisine yer bulabilecek kadar ‘enternasyonal’ olmayı başarıyor. 

Deniz Arslan

Bir Cevap Yazın