HALLOWEEN Seçkisi! (2026)

Geçtiğimiz yıllarda Halloween seçkilerimizi 22 Ekim ve 31 Ekim gibi son derece profesyonel tarihlerde yayınlamışız, bu seneki seçkimizi 1 Kasım’da yayınlamak asla istemezdik ancak yazarlarımızın yazılarını vakitlice teslim ettiklerini hemen söylemekle başlayayım, editör olarak suçu üzerime alıyorum, 31 Ekim’de severek takip ettiğimiz KORK Festivali‘ne sabahtan akşama dek katılmamız gerekince yazıyı yetiştiremedim. Herşeyi açığa vurmadan, festivalde çok sevdiğimiz ABD’li yönetmen ikilisiyle bir röportaj gerçekleştirdik demekle yetinelim, yakında röportajı sitemizden okuyabileceksiniz (suçluluk duygusunu hafifletme girişimi). Konumuza dönersek, dört yazarımızın katıldığı bir seçkiyle karşınızdayız, Burcu M. Tohum 5 yazıyla katıldığı için de seçkiyi onun adıyla yayınlıyoruz, katılan tüm yazarlarımıza sonsuz teşekkürler, herkese keyifli seyirler!

Wicker Man

VICTORIAN PSYCHO – Zachary Wigon, 2026 (Burcu Meltem Tohum)

Bu yılın hayli konuşulan korku-gerilim filmlerinden biri olan Zachary Wigon’ın Victorian Psycho filmi dönemsel estetik dokunuşları ve Maika Monroe’nun oyunculuğuyla dikkatimizi çekiyor. Monroe’nun bu filmle beraber özellikle korku-gerilim filmlerinde seviye atladığını söyleyebiliriz. Virginia Feito’nun kaleme aldığı aynı adlı roman ile dikkatleri üzerine çeken Victorian Psycho, klasik gotik janrını takip eden bir üsluba sahip. Kara mizah ile klasik gerilim öğelerini bir arada tutmaya çalışan film, Halloween seçkimiz arasında kesinlikle farklı bir yere sahip. 1858 yılında, Viktorya dönemi İngiltere’sinin izole bir atmosferine kendimizi teslim ettiğimiz Victorian Psycho, gotik bir malikanede adeta 19. yüzyıl tiyatrosunu andıran kostümler ve görsel tasarımıyla izleyiciyi en başında farklı açılardan etkiliyor. 

Maika Monroe

Grotesk bir eğlence anlayışı da bulunan filmin tonu kimi zaman kendisini modern korku anlatısının kollarına atıyor kimi zaman ise yatmadan gizlice okunan korku öğeli çocuk masallarına benziyor. Görsel olarak oldukça süslendirilmiş ve bu anlamda aşırılık sınırlarında dolaşan Victorian Psycho, klasik korku ekolünde bir süredir uyuyan türü uyandırıyor. Bunların yanı sıra aristokrasi eleştirisini sonuna kadar kullanarak diğer yandan da eğlenceli unsurlarından sıyrılmaya çalışan film, edebiyat ve sinema bağlamında tematik bir köprü kuruyor. Buna bağlı olarak karanlık yerginin de ekmeğini yiyen Victorian Psycho, bir grotesk sömürüde anti kahramanı durmadan öne çıkarıp onu çürüyen burjuva ahlakı ile yıkıyor. Filmin estetik ve üzerine oldukça düşünülmüş görsel yanı bir nevi şölen biçiminde ekrana yansırken diğer yandan bu şölenin çöküşüne tanık olmak Halloween’in klişeleşmiş temalarını farklı açılardan tatmanızı sağlayabilir.

Maika Monroe, Ruth Wilson (Victorian Psycho)

CRIMSON PEAK – Guillermo del Toro, 2015 (Berfin Tutucu)

Guillermo del Toro’nun Crimson Peak’i (2015), hayaletleri geçmişin huzursuz ruhları olmaktan çıkarıp aile tarihinin, sınıfsal ayrıcalıkların ve bastırılmış şiddetin görünür izlerine dönüştüren gotik bir melodramdır. Viktorya dönemi İngiltere’sinde geçen film, genç yazar Edith Cushing’in Thomas Sharpe ile evlenerek Allerdale Hall’a taşınmasıyla karanlık, şiddet ve sırlarla dolu bir aile geçmişinin içine girer. Ancak buradaki asıl dehşet, doğaüstü varlıklardan çok, evliliğin ve aile kurumunun içine yerleşmiş tahakküm ilişkilerinde saklıdır. Kırmızı kilin toprağın altından sızarak konağı boyaması, mekânın yalnızca çürümekte olan bir yapıyı değil, geçmişin üzeri örtülemeyen suçlarını da taşıdığını gösterir. Geçmişte işlenen cinayetler kan rengi kil ile gün yüzüne çıkmaktadır. Allerdale Hall, yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırın belirsizleştiği tekinsiz bir ev olduğu kadar, patriyarkal düzenin kendi sırlarını muhafaza etmek için kurduğu kapalı bir sistemdir de. Konağın duvarlarından dökülen parçalar, bu sistemin çöküşünü önceden haber verir.

Tom Hiddleston, Mia Wasikowska

Edith’in hayaletleri görebilmesi, onu edilgen bir korku kahramanından ayırır. Görünmeyeni algılama yetisi başlangıçta bir lanet gibi sunulsa da zamanla hakikati açığa çıkaran bir bilgi biçimine dönüşür. Buna karşılık Lucille Sharpe’ın şiddeti, kadın karakterleri basitçe masum kurban ve şeytani kadın ikiliğine yerleştirmenin yetersizliğini gösterir. Lucille’in eylemleri, bireysel kötülüğün ötesinde, aileyi ve mirası koruma adına yeniden üretilen baskının karanlık bir sonucudur. Del Toro, gotik korkuyu kanlı imgelerden ibaret bırakmaz, mimariyi, kostümü ve renkleri anlatının psikolojik dokusuna dönüştürür. Kırmızı, siyah ve beyazın karşıtlığı, ölümle yaşamı olduğu kadar arzuyla dehşeti de birbirine bağlar. Crimson Peak, geçmişin gömülmediğini, yalnızca farklı biçimlerde yaşamaya devam ettiğini hatırlatan görkemli bir gotik kâbustur.

Crimson Peak

THE WICKER MAN – Robin Hardy, 1973 (H. Necmi Öztürk)

Robin Hardy’nin kült filmi The Wicker Man, Halloween’in pagan kökleri bağlamında bir “hasat bayramı” olduğu düşünülürse, büyük ihtimalle 31 Ekim kutlamalarını doğası gereği en iyi temsil eden filmlerin başında geliyor. Tahtadan, (ve hasırdan – wicker) insan biçiminde devasa bir figürün, içine yerleştirilen kurbanlık hayvanlarla birlikte, daha iyi bir hasat elde etmek için yakılması filmin elbette zirve noktası ancak kariyerinin en iyi rollerinden birinde Christopher Lee’nin canlandırdığı Lord Summerisle karakterinin dile getirdiği, dönemin (ve bugünün bile) toplumsal kural ve anlayışlarıyla hayli zıt düşen fikirleri de, neredeyse şiddetin fiziksel / grafik olarak gösterilmesi kadar etkili bir şekilde sunulmuştur. 

Christopher Lee

Seyircinin beklentisinin bir bakıma karşılanması, başka bir boyuttaysa olayların hiç beklenmeyen bir sonuca varması, efsane haline gelen şarkılar ve kullanılan müzik, oyunculuklar ve kült oyuncular, çekim açıları, danslar, maskeler, kısacası filmle ilgili tüm ayrıntılar The Wicker Man’i sinema tarihinde çok önemli bir noktaya taşıyor. Christopher Lee’nin yanısıra yine korku / vampir sinemasının önemli temsilcilerinden Ingrid Pitt ve sayısız türde filmde yer almış Britt Ekland gibi önemli bir oyuncunun, dönemin seksapel dendiğinde akla gelen isimlerinden ikisinin bu filmde yer almaları da yapıma hatırı sayılır bir özgünlük katıyor. Dolayısıyla Cadılar Bayramı’nda mutlaka izlenmesi gereken yapımlardan biri 1973 yapım (2006 versiyonundan uzak durun) Wicker Man, ve günümüzün çevrimiçi platformlar çağında eğer mümkünse, mutlaka “theatrical version” olarak izleyin derim, ne de olsa filmin montaj bağlamında hayli değişkenlik gösteren üç ayrı versiyonu var, 1973’te sinemada gösterilenin sekans dizilimi Robin Hardy’nin vizyonuna en uygun olanı. 

Wicker Man

CRYSTAL LAKE – Brad Caleb Kane, 2026 (Burcu Meltem Tohum)

2026’nın sonlarına yaklaşırken radarımıza Halloween seçkisine yakışan bir dizi takılıyor. Normalde Dial M for Movie olarak seçkilerimizi yoğunlukla filmler üzerinden yapıyoruz ancak Crystal Lake bilhassa bu temaya çok yakışan bir dizi olarak böyle bir istisnayı fazlasıyla hak ediyor. Dizi, orijinal 1980 yapımı ilk filmden öncesini (prequel) konu alıyor. A24 imzasını taşıyan dizi, Peacock platformunda izleyicilerle buluştu. Camp Crystal Lake’in kanlı mitolojisinin olabilecek en nostaljik şekilde, aynı zamanda psikolojik gerilimin en başarılı haliyle harmanlayan dizi, bir slasherkarakterinin dönüşümüne dayalı ilgi çekici bir arka plan oluşturuyor. Her ne kadar elindeki malzeme doğrudan klasik B-korku türüne dayansa da izleyiciye bu ürünü prestijli bir korku-gerilim formatında sunmayı başaran Crystal Lake, slasher sinemanın köklerine saygı duruşunda bulunuyor.

Linda Cardellini

Nitelikli bir korku dizisinde ne ararsanız rahatlıkla bulabileceğiniz dizi özellikle Halloween ayında türün takipçilerinin kucağına bir hazine gibi düştü. Pamela Voorhees’e hayat veren Linda Cardellini’nin karakteri derinlemesine yansıtması, etkin bir şekilde aktarılan yas mitosunu sıradan bir kalıptan çıkarıyor ve onu kendi trajedisi halinde özgür bırakıyor. Döneme özgü kullanılan kıyafetler ve mekân tasarımlarının gücü ise arka planda keskin bir şekilde fark ediliyor. Buna bağlı olarak karakterlerin çizimindeki dönemsel ve nostaljik göndermeler de dikkat çekici. Bilhassa serinin takipçileri için eşsiz bir seyir keyfini her detayına göre ayarlayan yapım, geleneksel slasher anlatım formülünü kendi anlatım diline indirgiyor. 1970’ler ve 80’ler nostaljisini en derinden hissedeceğiniz Crystal Lake’in görsel tasarımı dışında müziksel tasarımı da eşsiz. Özellikle Harry Manfredini‘nin orijinal filmlerdeki ikonik, nefes kesen “Ki-ki-ki, ma-ma-ma” (aslında “Kill-kill-kill, mom-mom-mom” olan) ses motifinin diziye yedirme biçiminin anlatıda buluşması dahi Crystal Lake’i ikonik kılıyor.

Devin Kessler, William Catlett

THE ROCKY HORROR PICTURE SHOW – Jim Sharman, 1975 (Berfin Tutucu)

Jim Sharman’ın The Rocky Horror Picture Show’u (1975), korku sinemasının gotik şatosunu, bilimkurgu klişelerini ve müzikalin gösterişli dünyasını bir araya getirerek hem türlerin sınırlarını hem de toplumsal cinsiyet normlarını altüst eder. Nişanlı çift Brad (Barry Bostwick) ve Janet’in (Susan Sarandon) fırtınalı bir gecede Dr. Frank-N-Furter’ın (Tim Curry) malikânesine sığınmasıyla başlayan hikaye, kısa sürede heteronormatif düzenin güvenli görünen sınırlarını hedef alan bir özgürleşme gösterisine dönüşür. Film, klasik korku sinemasının tanıdık unsurlarını —tekinsiz malikâne, gizli laboratuvar, yaratılmış beden vs.— alıp bunları tehdit olmaktan çıkararak haz, arzu ve performans alanına taşır. Tim Curry’nin canlandırdığı Frank-N-Furter, ne geleneksel bir canavar ne de kolayca tanımlanabilecek bir kahramandır. Korseler, file çoraplar, abartılı makyaj ve teatral jestlerle kurduğu görünüm, cinsiyetin doğal ve değişmez bir öz olduğu fikrini bozar. Frank’in bedeni, toplumsal normların dışında var olmanın hem özgürleştirici hem de çatışmalı imkânlarını sahneye taşır.

Nell Campbell, Patricia Quinn, Tim Curry, Richard O’Brien

Bununla birlikte filmi yalnızca sınırsız bir özgürlük kutlaması olarak okumak eksik kalır. Frank-N-Furter’ın arzu nesnesi Rocky’yi (Peter Hinwood) laboratuvarda üretmesi, bedeni kendi fantezisine göre biçimlendirme girişimidir. Dolayısıyla film, normları ihlal eden arzuyu yüceltirken iktidarın bu arzunun içinde yeniden kurulabileceğini de gösterir. Queer özgürleşme, burada masumiyetle değil, çelişkilerle birlikte var olur. The Rocky Horror Picture Show’un kült statüsü, beyazperdeyle seyirci arasındaki sınırı aşan katılımcı-gösterim kültürüyle de yakından ilişkilidir. Seyircilerin repliklere eşlik ettiği, kostümlerle karakterleri yeniden canlandırdığı bu deneyim, filmi yalnızca izlenen bir yapıttan kolektif bir performansa dönüştürür. Kamp estetiğinin abartısı, yapaylığı ve teatral gösterişi, ana akım sinemanın gerçekçilik iddiasına karşı bilinçli bir taşkınlık yaratır. Halloween için hâlâ vazgeçilmez olan bu film, canavarı karanlıkta saklamak yerine sahnenin ortasına çıkarır. Üstelik ondan korkmamızı değil, onunla birlikte dans etmemizi ister.

Richard O’Brien, Tim Curry, Patricia Quinn

THE RING – Gore Verbinski, 2002 (Burcu Meltem Tohum)

J-Horror estetiğinin Amerikan sinemasıyla buluşmasını sağlayan Gore Verbinski, The Ring ile geleneksel Japon hayalet mitini (Onryō) video kasetler aracılığıyla teknolojik bir paronoyaya dönüştürüyor. Analog medyanın (VHS kasetlerin) son demlerinde filmin belli bir korku mitine bağlı kalarak kendisine özgü anlatısını bulması ve Verbinski’nin kullanmış olduğu sisli, mavi-yeşil renk paletiyle The Ring’de görsel anlatı bir anda soyut bir kabusa dönüşüyor. Lanetli nesne fetişizminin de ortaya çıktığı filmin yapısı her karesiyle bir yandan sanatsal bir suluboyayı andırırken diğer yandan kişinin sürekli unutmaya çalıştığı kötü bir rüyayı anımsatıyor. Filmde bir karakterin, katili ekran üzerinde gördükten sonra onun bir parçası haline gelmesi ile meta-sinematik bir hava da yakalayan The Ring, monokroma yakın soluk renk paletiyle izleyiciyi adeta hastalığın pençesindeki bir gerilimin kucağına bırakıyor. Bilhassa 2000’ler döneminin korku-gerilim havasını tekrar hissetmek isteyenler için oldukça iyi bir Halloween seyir keyfi sunmaya hazır olan The Ring, izleyiciyi mistik ve ruhani korkunun etkin olarak sürdüğü bir evrenin içerisine davet ediyor.

Naomi Watts

Görüntü kodlarındaki soyut, karıncalı, şiirsel ve Japon kaligrafisini / harflerini andıran rüya sekansları tekinsiz, aynı zamanda tonlarını karanlık olandan almış sembolik bir rüyayı andırıyor. Her ne kadar bugün VHS kasetlerin varlığı kendisini uzay boşluğuna bırakmış olup sadece belli koleksiyoncuların avucunda olsa da günümüzde filmde bahsi geçen lanet kavramının temsilini bugün e-postalar veya bulut depolama sistemlerinde bulmak mümkün. Bu şekilde zincirleme kopyalama kültürü üzerinden yayılım gösteren lanetin en soyut ancak dikkat çekici hali karşımıza çıkıyor. Halloween seyri için The Ring, artık nostaljik olarak değerlendirilebilir. 2000’lerden bu yana kültürel bir korku fenomeni olarak ekranların varlığı bugün bile gerilimli yanını her açıdan taşımakta. Teknolojik bir aletin ekranından basitçe hayatlarımıza sızan lanetin biçimi günümüzde metaforik olarak da birçok açıdan değerlendirilebilir. The Ring bunu sadece daha kâbusvari bir havaya taşıyarak korku severlere göz kırpıyor.

The Ring

AUGUST UNDERGROUND – Fred Vogel, 2001 (Deniz Arslan)

Tarihi kişiliklerin hayatını anlatan biyografik filmlere karşı hep mesafeli olmuşumdur. Çünkü bu filmler, ister istemez hikayesini anlattıkları kişileri yüceltir ve tarafsız bir anlatı sunmakta genellikle çuvallar. Yine de toplumlar için pek büyük sorun yarattıklarını düşünmüyorum. Tarih hakkında atılmış birkaç küçük yalan ve kişiyi kahramanlaştırma amacı taşıyan, hamaset dolu birkaç andan kimseye zarar gelmez kanaatindeyim. Ancak seri katillerin hayatını anlatan hikayeleri ister gerçek kişilerden ister kurgu karakterlerden söz edelim, oldukça sakıncalı bulmuşumdur. Bir liderin hikayesini izleyen kişi siyasete, bir askerin hikayesini izleyen kişi askerlik mesleğine heves duyabilir. Seri katillerin hikayelerini izleyenlerin ise onlara özenip benzer suçlar işlediğine defalarca tanık olduk. Bu nedenle, sinemada zeki, karizmatik veya adalet sağlayıcı olarak resmedilen seri katillerin imajını tersyüz eden August Underground (2001) filmini Halloween listenize almanızı tavsiye ederim. Fred Vogel’in yönettiği, Allen Peters ile birlikte senaryosunu yazdığı ve başrolünde oynadığı film, iki katilin cinayetlerini ve işkencelerini bir kamerayla kayda almasını takip ediyor. Burada klasik bir hikaye anlatımı veya şiddeti anlamlandırmaya çalışan psikolojik çözümlemeler yok. İşlenen suçlar, gündelik hayatın sıradanlığıyla iç içe, alabildiğine gerçek bir şekilde resmediliyor. Vogel’in amacı seri katilleri romantize etmek veya cinayeti estetize etmek değil, yaptıklarının bütün çirkinliğini göstermek. 

Yaklaşık 2000 dolarlık bütçesiyle August Underground, found footage türünün en gerçekçi örneklerinden biri. Klasik anlatı formülünün tamamen dışında kalan film, sanki gerçekten cinayet işlemiş ve bunları kayda almış iki kişiyi izlediğinize sizi ciddi biçimde inandırmayı başarıyor. Hatta bir pazarlama kampanyası olarak Vogel, filmin VHS kopyalarını ülkenin rastgele yerlerine yerleştirmeyi düşünmüş, fakat 11 Eylül sonrası gerçekleşen şarbon saldırılarından sonra bu planından vazgeçmiş. Found footage türünün meraklısıysanız bu filmi mutlaka değerlendirin. İzlemesi oldukça zor olan bu yapımla, gerçek bir Halloween deneyimi yaşayabilirsiniz.

Not: Film; kan, cinsel şiddet ve işkence gibi ağır şiddet tasvirleri içeriyor. Bu tür içeriklere karşı hassassanız izlemenizi tavsiye etmem. Sonra ben duymadım, işitmedim demeyin. Ayrıca August Underground’un iki devam filmi daha bulunuyor. Bu filmleri izlemediğim için onlar hakkında bir tavsiyede bulunamam, izleyip izlememek size kalmış.

SAW II – Darren Lynn Bousman, 2005 (Burcu Meltem Tohum)

SAW zincirinin kişisel olarak en beğendiğim halkası olan SAW II, psikolojik gerilimi doğrudan sezdirmek yerine şırınga havuzu, ölümcül gaz evi ve fırın tuzağı gibi yaratıcı korku tabanlı unsurlarıyla izleyiciyi adeta çözülmesi gereken bir labirentin içerisine geri dönüşü olmayacak bir şekilde bırakıyor. Özellikle şırınga tuzağı filmin en dikkat çekici sahnelerinden biri olarak korku film seçkilerinde hafızalara kazındı. Tek mekân üzerinden bir nevi kaçış odası trafiği yaratan filmin kurgusu oldukça dinamik bir akışa sahip. Bu şekilde bir yandan gerilim dozunun ekranda oldukça tutarlı bir şekilde yayılımına tanık olurken diğer yandan kendimizi klostrofobik ve psikolojik bir düelloda buluyoruz. Filmin kurgusunun bağlı olduğu renk paleti, yeşilimsi ve hastalıklı tonlara sahip. Bu türden görsel bir dokunun yansıması ise filmin kurgusunda henüz kendimizi korku öğeleriyle tanıştırmadan önce benzimizi soluklaştırıyor ve seyircide adeta hastalanmış hissi yaratıyor. Filmde ses tasarımı ise Charlie Clouser‘ın elinde belli bir kimliğe bürünüyor.

Franky G, Emmanuelle Vaugier, Timothy Bird (ortadaki üçlü)

Sinemasal olarak görsel kurgudaki sekanslarla adeta dinamik ve kademeli bir şekilde kendisini gösteren tınıların varlığı Darren Lynn Bousman’ın elinde endüstriyel hava kazanıyor. Filmin görsel dilinin canlılığı ve anlatıdaki bulmacavari dokunuşlar serinin bu halkasını kült kategorisine çıkarıyor. Bugün 21 yaşında olan SAW II, popüler kültürde “Torture Porn” (İşkence Pornosu) olarak etiketlense de bireyin paranoyasını ve güvenlik-özgürlük anlayışının altını kalın bir şekilde çizen bir yapım. Ayrıca serinin bu halkası bir sonraki bölümleri açısından oldukça önemli ipuçları taşıdığı için SAW II flashback’lerde karşımıza sıklıkla çıkar ve özellikle bu bölümden itibaren serinin genel hikâyesinin hatlarını net bir şekilde çıkarmaya başlarız. Bilhassa Halloween için seyir listenize bu filmi alarak yılın bu aralığını oldukça dozunda doldurabilirsiniz. Ürkütücü atmosferlerin panik yarattığı, döngüsel bir kurguya sahip olan SAW II, yılın bu zamanlarında kuşkusuz nostaljik bir etki yaratacaktır.

SAW II

THEY LIVE – John Carpenter, 1988 (H. Necmi Öztürk)

John Carpenter’ın yazıp yönettiği They Live’in belki de en korkutucu yanı, filmin 2026’da bile güncelliğini koruması ve filmi izlemiş olan kitlenin gündelik yaşamda hâlâ arada bir etrafına bakıp “neden olmasın?” demesi. Burada elbette uzaylı istilasından değil, “toplum mühendisliğinden” bahsediyoruz, belli olayların özellikle belli tarihlerde gerçekleşmesi, büyük şirketlerin herkesi etkileyebilecek kararlar alabildiği bir dünyada bu kararları sistemli bir şekilde belli zamanlarda veya özellikle belli olaylardan önce / sonra almaları, artık emperyalizme dönüşmüş kapitalist düzen nedeniyle hayatların harcanıp gitmesi, tüm bunların kişide belli bir kuşkuculuk uyandırması ve They Live’i hatırlayıp “tam da bu nedenle mi acaba çarklar bu şekilde dönüyor?” şeklinde düşünmesi işten bile değil. 

Roddy Piper (solda)

Başroldeki Roddy Piper 1980’lerde oyunculuktan çok güreşçi kariyeriyle (Pro Wrestler) ön planda olan bir oyuncuyken, filmde Keith David ve Meg Foster gibi önemli oyuncular da mevcut, söz konusu oyunculuklar elbette seyir keyfini artıran etmenlerden. Ancak filmi “seyrettiren” en önemli unsur doğal olarak merak duygusu ve birçok ayrıntıyı ana karakter Nada ile aynı anda keşfediyor olmamız. Saf anlamda bir korku denemez belki They Live için ama, gerilim türüne girdiği ve eğer film seyirciye işlemeyi başardıysa (bu durum filmle değil izleyen zihinle ilgili) korkutma aşamasını sonraya saklayan, gündelik yaşamda düşüncelerimize sızmayı başaran kült bir yapım. 

They Live

TROUBLE EVERY DAY – Claire Denis, 2001 (Burcu Meltem Tohum)

Bedensellik ve arzunun bir arada ortaklaşa kanlı bir atmosfer yaratması Trouble Every Day’de kontrol edilemeyen güdülerle beraber modern bir yamyamlık trajedisini gözler önüne seriyor. İnsanın ilkel içgüdülerinin en naif ve şiddetli haliyle gözler önüne serilmesi bir yandan bireydeki tutkunun derecesine gönderme yaparken diğer yandan insanın hem psikolojik hem de fiziksel yanına dokunuyor. Vahşet öğelerini eğlence amaçlı kullanmak yerine derin estetik dokunuşları içeren mesajlar vermeyi tercih eden Claire Denis, Béatrice Dalle ve Vincent Gallo ikilisini kullanarak tutkunun her açıdan doyumsuz haline göndermede bulunuyor. Melankolik ve hipnotik müziklerin bir arada olduğu film, suskun ve gergin bir şekilde bekleyen karakterlerin içsel dönüşümünü soğukkanlılıkla aktarıyor. Ter ve kan unsurlarına ise oldukça şiirsel ölçüde yaklaşan Trouble Every Day, sanatsal beden korkusunu vampir mitiyle buluşturup biyolojik bir gerçekçilikle harmanlıyor. Filmin gücü korku temalarından ziyade korku temalarındaki kullanım biçimiyle ortaya çıkıyor. 

Béatrice Dalle, Vincent Gallo

Halloween için olabilecek en şiirsel ancak kanlı film kategorisine giren Trouble Every Day, bu türde farklı tatlar arayanlar için bugün bile tazeliğini koruyor. Filmdeki gerilim mitinin kendine has masalsı dokusuyla erotizm, ölüm ve şiddet ile buluşması onu tenin arzuhaline yaklaştırıyor. Cinsellikteki ölüm dürtüsünün en Avrupai biçimde karşımıza çıkışına tanıklık ettiğimiz bu film, karakterler arasındaki muğlaklığı ve boşlukları anlatının ilerlemesinde belli bir motivasyon biçimi olarak kullanıyor. Bu bağlamda kimi zaman ekranda gördüğümüz kanın en koyu kırmızı hali bir müze enstalasyonundaki tabloları anımsatıyor. Ten sineması kategorisinde ele alabileceğimiz Trouble Every Day, beden siyasetini doğrudan işaret eden bir yapım. Bağımsız korku sinemasında huzursuz edici motifleri sadece eğlence amaçlı kullanmayan Denis, kendi filmografisi için oldukça farklı bir yapım ile izleyiciyi şaşırtıyor. 

Béatrice Dalle (Trouble Every Day)

Tüm seçkilerdeki kısa eleştirilere BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın