Dial M for Movie – Ekim 2020 Seçkisi

İlkini Temmuz ayında yaptığımız seçkilerimizin dördüncüsüyle karşınızdayız. Bütün 2020 yılının “The Year of Living Dangerously” (P. Weir, 1982) olarak adlandırılabileceği gerçeği bir yana, sonunda Avrupa ve ABD’de “Korku Ayı” olarak nitelenen Ekim ayına ulaştık. Yeri gelmişken bu aya özel bir Korku Seçkisi’nin de yolda olduğu müjdesini verelim. Bu ay da yıllar boyunca izlediğimiz binlerce film arasından, zihnimizde özel bir yere sahip olmayı başaran 10 filmi beğeninize sunuyoruz. Sıralama her zamanki gibi artikeller yok sayılarak alfabetik olarak yapıldı. Keyifli okumalar!

Amarcord (H. Necmi Öztürk)

Fellini dendiğinde akla gelen ilk şey genellikle “aşırılıkların çılgın yönetmeni” gibi gerçekdışı bir niteleme oluyor. Diğer bir yanlış algı da, yönetmenin filmlerinin İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ne dahil edilmesi. Yoksulluk, sosyal adalet, eşitsizlik, sınıf çatışması… Bunlar Fellini filmlerinde görebileceğimiz başat temalar değildir. Dolayısıyla Fellini de, söz konusu akıma dahil değildir. Ama bu, filmlerinin kalitesiyle ilgili bize herhangi bir bilgi vermez elbette. Fellini’nin personasına yapışmış olan bu “aşırılıkların yönetmeni” yaftasının üç sebebi var: La Dolce Vita (1960), 81/2 (1963) ve Satyricon (1969). Bu üç “taşkın” filmde de yönetmene atfedilen nitelemeleri bulmak mümkün, asıl acı olan ise, yönetmenin çoğunlukla bu filmlerle ve bu filmlerdeki “boşver geçip gidiyor hayat” düsturuyla hatırlanması.

Bu seçkide sizlere önermek istediğim Amarcord ise, sinema duruşu ve toplumcu yaklaşımı açısından yönetmenin I Vitelloni (1953), La Strada (1954) ve Orchestra Rehearsal (1978) filmleri çizgisinde gezinen, barındırıyorsa da tabiri caizse “kontrollü bir aşırılık” barındıran, şiir gibi bir film, bir başyapıt. Filmin konusundan bahsetmektense filmi ilk izlediğimde aklıma gelen fikri paylaşmak isterim: 1977’de Voyager uzaya gönderildiğinde, “Sounds of Earth” adlı, içinde birçok Dünya dilinde mesajlar ve fırtına, rüzgâr, okyanus sesleri gibi yüksek kalitede sesler barındıran, altından yapılma bir plak da konmuştu kapsüle, Dünya dışı canlılara Dünya’yı anlatmak amacıyla. Filmi ilk izlediğimde uzaya gönderilen bu altın plağın yanında bir de altın Amarcord DVD’si gönderilseydi keşke demiştim, böylece Dünya’daki hayatın nasıl bir şey olduğu özetlenmiş olurdu. 1970’lerde DVD olmadığını hesaplayamamışım tabii, gençlik işte.

Kısa tutmaya çalıştığım ama gittikçe uzayan bu tavsiye çığlığında uzun lafın kısası, Fellini’ye ait olsun ya da olmasın, her yazarın, her yönetmenin, kısacası her sanatçının en büyük hayallerinden birini gerçekleştirmeyi başarmıştır Amarcord: Yerel bir anlatı sayesinde evrensel değerlere, evrensel anlama ulaşmak. Tıpkı büyük ihtimalle Lisa Gherardini’yi resmederek Mona Lisa’yı ortaya çıkartan Leonardo veya kafasındaki herhangi bir insanı model alarak Davut heykeline hayat veren Michelangelo gibi. Yerel, sıradan gibi görünen bir konu üzerinden, tüm Dünya’nın kendini özdeşleştirebileceği, hatta o eser sayesinde söz konusu sanatın tanımlanabileceği, evrensel bir seviye yakalamak.

Being John Malkovich (Eda Bebek)

Yıllar önce izlediğimde Being John Malkovich, sinemanın potansiyelinin izlediğim her şeyin çok ötesinde olduğunu bana göstererek sinemaya tutulmamı sağlayan film olmuştu. Bütün duvarları yıkarak gerçeklik algısına ve komediye yepyeni bir üslup getirmesi Being John Malkovich’i eşsiz kılıyor. Film John Cusack’ın oynadığı kuklacının 7,5. kattaki işyerine girmesiyle absürt bir hikâyenin kapısını aralıyor, burada John Cusack, John Malkovich’in zihnine açılan kapıyı buluyor.

Ünlü bir oyuncunun zihnine açılan bir kapı bulan herhangi birinin yapacağı gibi(!) karakterlerimiz, bu kapıyı mümkün olduğunca fazla insanın kullanımına açmayı iş ediniyor. Bizzat John Malkovich’in canlandırdığı John Malkovich isimli oyuncunun zihnine açılan bu kapıyı keşfeden karakterler John Malkovich olmanın nasıl bir his olduğunu deneyimlemenin zevkine varıyorlar. Bu uğurda kimlikleri birbirine karışıyor, hayatları değişiyor ve tabi ki John Malkovich’le bizzat tanışma şerefine erişiyorlar.

John Malkovich, Charlie Kaufman’ın yazdığı senaryoyu ilk okuduğunda Charlie Kaufman’ı arayıp rolü kendi yerine başka bir oyuncu için yazarsa bu filmi yönetmek ve yapımcılığını üstlenmek istediğini söylemiş, fakat Charlie Kaufman bunu reddetmiş. Filmin yapımının başlaması John Malkovich’in senaryoyu okumasından 5-6 yıl sonra olmuş. Sonunda John Malkovich’in oyuncu olarak yer aldığı Being John Malkovich 2000 yılı Oscar ödüllerinde Spike Jonze’a en iyi yönetmen, Charlie Kaufman’a en iyi senaryo ve Catherine Keener’a en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü adaylığı getirerek büyük başarı yakalamış. Filmde Cameron Diaz, John Cusack ve tabi ki John Malkovich’in de performansları izlemeye değer.

John Malkovich ile yapılan kısa röportaj videosu için tıklayın.

Les Diaboliques (Ece Mercan Yüksel)

Alfred Hitchcock kadar çok tanınmıyor olsa da gerilim alanında en az onun kadar önemli işler yapmış diyebileceğimiz Fransız yönetmen Henri-Georges Clouzot’ya ait 1955 yapımı Les Diaboliques akıllara durgunluk veren bir suç hikayesi yansıtıyor perdeye. Aslen Pierre Boileau ve Thomas Narcejac’ın romanına dayanan film, şehirden uzak bir kasabanın yatılı okulundaki olaylara ve korkunç cinayet(ler)e odaklanıyor. Yatılı okulun asıl sahibi olan, kalp hastası Christina Delassalle’i Clouzot’nun gerçek hayattaki karısı olan Véra Clouzot canlandırıyor.

Filmde okulun müdürlüğünü ise Christina Delassalle’in problemli ve sadist eşi Michel Delassalle (Paul Meurisse) yapmakta. Michel aynı zamanda okuldaki öğretmenlerden biri olan Nicole Horner (Simone Signoret) ile bir ilişki yaşamakta ve hem kendi eşine hem de sevgilisine oldukça kötü davranmaktadır. Bu davranışlara artık dayanamayan iki kadın kafa kafaya verir ve birlikte bir plan yaparlar. Ancak gerçekten de asıl plan bizim tanık olduğumuz plan mıdır? Filmdeki pek çok “ters köşe”nin üzerine bir de gerçekleri fark eden bir “dedektif” girer kadraja. Böylelikle olaylar sandığımızdan veya öngörebildiğimizden oldukça farklı gelişir.

Les Diaboliques adından da anlaşılabileceği üzere gerçekten de gergin ve pek çok korku ögesi içeren bir film. Ancak kurgusu da seyir zevkini arttıran, fazlasıyla keyif veren türden diyebiliriz. Tüm bunlara ek olarak, film izleyiciyi sık sık şaşırtıyor. Bu da filmin izleyiciyi sürekli olarak “filmde” tutmasına yol açıyor. Ayrıca Hitchcock’un lakabı olan “Gerilim Ustası” (Master of suspense) kavramının filmin yönetmeni Clouzot ile de ne kadar uyuştuğunu görmek mümkün. Hatta öyle ki bu filmi izledikten sonra Clouzot’nun diğer işlerine göz atmak isteyeceksiniz, bizden söylemesi! Eğer bu tarz filmleri seviyorsanız ve henüz bu filmi izlemediyseniz kesinlikle tavsiye ediyoruz.

Disclosure: Trans Lives on Screen (Berfin Tutucu)

Sam Feder tarafından yönetmenliği ve yapımcılığı üstlenilen Disclosure belgesel filmi, sinema tarihinin tozlu sayfalarını devrimci bir hareket ile aralayıp sinema sektörünün başlangıç yıllarından şimdiki zamanına gelene kadar LGBTİQ+ ve özellikle Trans bireyler hakkında nasıl bir düşünce yapısı ile yapımlar ürettiğini korkusuzca dile getiriyor. Dragqueenler, Dragkingler ve Crossdresserlar ekseninde şekillenmeye çalışan filmlerin sektör tarafından nasıl sekteye uğratıldığı ve isteyerek veya istemeyerek izleyicileri nasıl bir “phobia” kültürüne sürüklediğini açıklığa kavuşturmak isteyen bir belgesel film Disclosure. Cisgender bireylerin inşa ettikleri Cis Heteronormative Patriarchy (Heteropatriarchy) sistemi içerisinde Non Cisgender bireylerin var olma çabası ve varlıklarını sanat yoluyla gösterme amaçlarının yaşadıkları zorluklara ve linç kültürüne rağmen sarsılmaz bir tür ve teori haline gelişi de belgesel filmde detaylandırılmış.

Disclosure bir belgesel filmden çok yaşayan bir tarih. 100 yılı aşkın süredir aralıksız olarak mücadele edilen sorunları en çıplak haliyle seyircinin yüzüne vuran bir tarih üstelik. Trans bireylerin psikopat, fahişe, hırsız, akıl hastası olarak gösterildiği görsel sanatlar sektöründe bir var oluş ve bu var oluşu kabul ettirme savaşı. Trans bireylerin de birer storyteller haline geldiği bu belgesel filmde en dikkat çeken şeylerden birisi de sinema sektörünün trans bireylere bakış açısını gösteren filmlerin adeta bir sinefil gözü ile hazırlanmış olması. Derin araştırmaların ve yaşanmışlıkların ürünü olan bu film aslında asla susmayacakların sesi niteliğinde bir yapım. Trans ve tüm LGBTİQ+ bireylerin gender rollerinden önce sahip oldukları niteliklerin dikkat çekmesinin amaçlandığı belgesel film Disclosure, entelektüel altyapılı bir yapım.

Les enfants d’Isadora (Berfin Tutucu)

Yönetmenliğini Damien Manivel‘in yaptığı Fransa ve Güney Kore ortak yapımı olan Les Enfants d’Isadora, “Modern dansın annesi” (the mother of dance) lakaplı Isadora Duncan‘ın La Mère isimli koreografisinin üç kadın ve bir çocuk tarafından yeniden yaratımını gözler önüne seriyor. Dansı kadar hayatı da iniş çıkışlar ile dolu olan Isadora, Rus fütüristtik şair Vladimir Mayakovski‘nin de en yakın arkadaşı olarak bilinen Sergey Yesenin ile çocuklarını kaybettikten sonra bir birliktelik yaşar fakat sonrasında Yesenin intihar eder. Isadora ve Yesenin‘in birlikteliklerinde ne kadar çatışmalar olsa da birbirlerini sanatları konusunda etkileyen iki sanatçı haline gelmişlerdir ve çocuklarının kaybından sonra bu kayıp da onu iyice sarsan ikinci bir olay olmuştur.

Yesenin‘in intiharından önce Isadora iki çocuğunu (Deirdre ve Patrick) Seine Nehri‘ne bir arabanın içinde yuvarlanıp boğulmaları sonucunda kaybeder ve yas tutma sürecinden sonra onların anısına La Mère isimli koreografisini hazırlar. 2019 yapımı bu filmde de, söz konusu dansın üç kadın ve bir çocuk tarafından yorumlanışı görülür. Üç kadının hayat hikayeleri bilinmez. Yalnızca iki tanesinin anne olduğu ve bu ikisinden birinin de çocuğunu kaybeden bir anne olduğu öğrenilir. Isadora‘nın La Mère kareografisini iki annenin yorumları üzerinden izlerken oluşan duygu yoğunluğu diğer genç kadın ve çocuk üzerinden yorumlanmasında yerini teknik bakış açılarına bırakır.

İlk dans zarafeti temsil ederken, ikinci dans Isadora‘nın bir çocuğun hayatına nasıl dokunduğunu gösterir. Son dans ise Isadora ile aynı acıyı yaşamış bir kadın ve aynı zamanda annenin aslında dansçı olmamasına rağmen kaybın katarsisini dans yolu ile nasıl yaşadığını anlatmaya çalışır. Scriabin – Etude, Op. 2, No. 1. eşliğinde az diyaloglu bu film, Manivel‘e Locarno’da En İyi Yönetmen Ödülü‘nü kazandırırken en zarif şekilde Isadora Duncan için bir saygı duruşu niteliğinde sinema dünyasında boy gösterir.

Les garçons sauvages (Burcu Meltem Tohum)

Boro in the Box (2011), Salammbô (2014), Souvenirs d’un montreur de seins (2014) ve Y a-t-il une vierge encore vivante? (2015) gibi kısa filmleriyle tanınan Bertrand Mandico’un ilk uzun metraj filmi, Les garçons sauvages (Vahşi Çocuklar). Burlesque (hicivsel) bir anlatım tarzına sahip olan bu film, içeriği ve anlatım tarzıyla seyirciyi cinselliğin yaratıcı olasılıklarını keşfetmeye çağırıyor. Filmin en önemli beş karakteri de kadınlar tarafından canlandırılıyor ancak cinsiyetlerine dair film boyunca hiçbir kural ya da belirleyici unsurla karşılaşmıyoruz.

İstenmeyen bir rüya ya da cehennemi andıran sinematografisiyle film, cinselliğin doğal manzarasını provokatör bir bakış açısıyla, aynı zamanda da insan cinselliğinin kaybolduğu bir adada anlatır. Her bir manzara erotikleştirilmiş, şehvetli bir noktaya işaret etse de filmde cinsiyet her zaman belli bir akış halindedir, sabit bir noktası yoktur. Bu bakımdan yönetmenin filmin ismiyle oynattığı karakterlerin cinsiyeti arasında kurmuş olduğu zıtlık (garçon Fransızca’da “oğlan” anlamındadır) dikkat çekici. Seks ve şiddetin sınırlarının zorlandığı ancak cinsel anlamda da aktif bir rol üstlenen Les garçons sauvages, yüksek ve düşük diye nitelendirilen sanat kategorisinde izleyiciyi ikiye bölebilir tarzda.

Filmde kendinizi bir anda fallik öğelerin ön plana çıktığı bir doğa içinde bulabilirsiniz ve burası kesinlikle izleyiciye farklı cinsel zevkleri yansıtabilecek güçte bir ada. Filme adını veren, aslında kadın oyuncular tarafından canlandırılan (vahşi) erkek çocuklar, penisleri küçülüp göğüsleri büyümeye başladıkça kendi bedenlerine olan bakış açılarını da sorgulamaya başlarlar. Bu da Bertrand Mandico’nun cinsiyet kavramının alışılagelmiş kapılarını ne kadar genişletip zorladığının bir göstergesi. Özellikle erkek bağlantılı şiddet kavramının bir kadın bedeni içinde işlenmesi yine filmde dikkat çekici bir unsur. Erotik film türünün ustası olarak da bilinen Walerian Borowczyk üzerine yaptığı çalışmalardan sonra Les garçons sauvages gibi yıkıcı bir hikâyeye sahip olan bir filmin Bertrand Mandico tarafından ele alınmış olması bu türde film izlemeyi sevenler için oldukça tatmin edici bir çerçeve çiziyor.

Mirai no Mirai (Burcu Meltem Tohum)

Sadeliğin etkileyici yanının her bir karesine yansıtıldığı Mirai no Mirai, yaratıcı hikayesiyle görselliğine hâkim olan tüm sadeliği yıkar. Mamoru Hosoda’nun dekor ve mekân tasarımlarına en ince ayrıntısına kadar özen göstermesi dikkat çekici. Bu şekilde izleyici, aktarılan hikâyenin mekân ile nasıl doğrudan bir gerçeklik kazandığını fark edebilir.

Bu filmde ayrıntılar bize anlatıyla ilgili birçok mesaj verir; evin içindeki kitaplar, oyuncaklar bunlardan en çok ön plana çıkanlardır. Yönetmenin filmdeki Japon evi tasarımı için özellikle mimari alanında oldukça başarılı olan Makoto Tanijiri ile çalışmış olması bile filmi izlerken her bir unsura dikkat kesilmemiz açısından önemli bir neden olarak kendini gösteriyor. Tokyo istasyonu ve filmde kullanılan stilistik efektler ise farklı bir baskı harikası tadında. Bunun en güzel örneği, zamanda geçiş yapıldığını pastel renklere geçiş ile anlamamız. Anlatısında (bir anlamda) zaman yolculuğunun aktif olduğu film, ana karakterlerinin kullanımlarıyla izleyiciyi zaman üzerinde sörf yapmış hissiyatıyla bırakır.

Gerçekliğin hem mizahi olarak hem de Japon geleneklerinin bakış açısıyla yansıtılmasıyla, aslında oldukça fantastik diye adlandırılabilecek bir hikâyede kendinizi günlük yaşam içindeki sıradan noktalarda bulabiliyorsunuz. Bu da Hosoda’nın bu filmini aynı temada ilerleyen diğer Japon animelerden ayırıyor. Japon geleneklerine kök salmış bir aile modellemesini olabilecek en eğlenceli ve düşündürücü haliyle yansıtan Mirai no Mirai, fütüristtik yapısıyla da hayal gücümüze fazlasıyla hizmet ediyor. Zamanda sıçrama ile bir yolculuğa çıkarken bunu aile bağlarıyla anlatıyı merkezine çeken film kimlik arayışı gibi felsefi bir konuya da değinmesiyle sürükleyiciyken samimi olma özelliğini de koruyor.

Il Postino (H. Necmi Öztürk)

Yönetmenliğini Michael Radford’ın yaptığı, aslında kültürel bagajı hayli dolu olan bu yapım, Hollywood’un metalaştırdığı birçok filmle aynı kaderi paylaşıyor. Amerikan stüdyo yetkilileri filmi izledikten sonra “bir kadına tutulan zavallı bir postacının çektiği aşk acıları” diye yaftalamış, afiş olarak da bu algıya uygun bir görsel ayarlamışlar. Ne var ki filmde ne postacı “zavallı”, ne de aşk konusu filmin merkezinde. Film gerçekte, normal eğitime sahip bir postacının, Dünyaca ünlü şair Pablo Neruda’nın mektuplarını getirip götürmeye başlamasıyla edebiyat ve sanat konusunda, özellikle de hayatın kendisine dair ufkunun açılmasını anlatıyor.

Film, postacı karakterini canlandıran başarılı oyuncu Massimo Troisi ile ilgili de hazin bir öykü barındırıyor. Göğsünde zaman zaman bazı ağrılar hisseden oyuncu, kalbiyle ilgili bir doktora görünmesi gerektiğin biliyordu. Ne var ki o zaman Il Postino’nun çekimlerine ara verilmesi gerekecekti. Filme ve yapıma katkıda bulunan herkese karşı duyduğu saygısı nedeniyle, ancak çekimler bittikten sonra doktora gitmeye karar verir. Ne var ki çekimler bittikten tam 12 saat sonra, 41 yaşında hayata gözlerini yumar. Diğer oyuncular Maria Grazia Cucinotta ile Renato Scarpa da iyi oyunculuklar sergiliyorlar, Pablo Neruda’ya hayat veren Philippe Noiret’ye ise “iyi oynuyor” demem anlamsız olacaktır, kendisi zaten usta bir oyuncu.

Akdeniz’in mavi gökyüzüne uygun bir atmosferde ilerleyen film, politikayı gündelik hayata yedirerek seyirciyi çarpan bir kapanışa sahip. Senaryosu, oyunculukları ve tabii ki yönetimiyle de ön planda olan yapım, 1994’ün en iyilerinden ve belki de sinema tarihinin en hüzünlü sonlarından biriyle, sizi uzun süre düşündürecek bir film.

Les quatre cents coups (Ece Mercan Yüksel)

Fransız Yeni Dalgası akımının en bilinen yönetmenlerinden olan François Truffaut’nun 1959 yapımı çıkış filmi Les quatre cents coups (400 Darbe), Antoine Doinel adında küçük bir çocuğa odaklanıyor ve oldukça sade ancak derin bir hikâye sunuyor. Doinel karakterine hayat veren çocuk aktör Jean-Pierre Léaud yetişkinliğinde de Fransız sinemasını takip eden kişilerce fazlasıyla bilinen bir aktör oldu.

Film bizlere bir “büyüme kurgusu” (coming of age story) sunuyor ancak Les quatre cents coups filmini yalnızca bu şekilde tanımlamak büyük bir haksızlık olur. Fransız Yeni Dalgası’nın pek çok karakteristik özelliğini taşıyan film, merkezine yalnızca bir yetişkinin değil de çocukların dünyasının duygularını da almasıyla ayrı bir inceliğe sahip. Cannes Film Festivali dahil olmak üzere pek çok yerde ödül kazanan film, hâlen çoğu sinefil tarafından bilinmekte ve de izlenmekte.

Filmin ana karakteri Antoine gerek evde gerek okulda sürekli olarak otorite figürleri tarafından dışlanan ve yanlış anlaşılan bir karakter. Evde sevildiğini ve de kabul edildiğini hissetmemekte, bu durumu da okuluna yansıtmaktadır. Okulda söylediği birkaç yalan diğer olayları ve yalanları tetikleyecek, Antoine’ın hem okuldan hem de evden kaçmasına sebep olacaktır. Her şeyin sonundaysa Antoine kendisini hiç beklemediği bir yerde yapayalnız bulur. Bu da Les quatre cents coups’nun görünüşüne aldanmamamız gerektiğini, aslında ağır bir film olduğunu bize açık açık anlatır. Les quatre cents coups güzel ancak biraz da acıklı bir serüvendir. 

Rocky (Eda Bebek)

‘Boksa hiç ilgim yok, bu yüzden Rocky’yi izlemeyi hiç düşünmüyorum’ diyorsanız bir daha düşünün derim. Rocky’nin hikayesi her izleyicinin kendinden bir parça bulacağı bir hikâye, bunun en önemli sebebi ise Rocky’nin hepimizle aynı mücadeleyi veriyor olması. Filmdeki boks maçı Rocky’nin hayatının bir yansıması yalnızca: Hayattan yediği yumruklar ne kadar sert olursa olsun Rocky yok olmamak için ayağa kalkmak zorunda. Herkesin küçümsediği kimsesiz ve fakir bir adam olan Rocky Balboa’nın hayatta karşısına çıkan tek fırsat Apollo Creed’in ona sunduğu maç, Rocky de bu fırsatı sonuna kadar kullanıyor. Filmi izlerken boks sevip sevmemek anlamını yitiriyor çünkü hikâyenin özünde Rocky’nin kimliksiz olduğu bir dünyada kendini var etme mücadelesini izliyoruz.

Filmdeki diğer önemli nokta Adrian ve Rocky’nin ilişkisi. Adrian, Rocky kadar unutulmaz bir karakter, ilişkilerininse bu iki karakter kadar eşsiz bir doğası var.  İkisi beraberken kendilerini yeniden keşfediyorlar; Adrian sesini buluyor, Rocky ise toplumun gözündeki kimliğini sıfırdan inşa ediyor. Röportajlarda Sylvester Stallone, Adrian ve Rocky’nin öpüştüğü sahneyi çekerlerken Adrian’ı canlandıran Talia Shire’ın performansına hayran kaldığını söylüyor, bu sahneyi Adrian’ın kadınlığını ilk defa keşfettiği sahne olarak tanımlıyor.

Serinin geri kalan filmlerinde Rocky ve Adrian’ın aynı bütünün iki yüzü olduklarını hissediyoruz. Burada ‘her başarılı erkeğin arkasında başarılı bir kadın vardır’ klişesi olduğunu inkâr edemeyiz, fakat Rocky’nin senaryosunda klişelerin tam da Hollywood’un doğasının gerektirdiği miktarda ve son derece başarıyla kullanıldığını düşünüyorum. Filmde Rocky kadar başrolde olan ‘Amerikan Rüyası’ klişesi ise, filmin anlatısıyla çok uyumlu olduğu için filmin etkisini zedelemek bir yana, aksine hikayesini güçlendiriyor. Filmin çekiminin düşük bir bütçeyle 28 günde bitirildiğini, bazı planların gerilla usulü çekildiğini ve bütçe yetersizliği sebebiyle planlanandan farklı gelişen sahneleri senaryoya uydurmak için o anda doğaçlanan bolca replik olduğunu bilmek Rocky’yi daha da ilginç hale getiriyor.

Dial M for Movie

Bir Cevap Yazın