Dial M for Movie – Haziran 2021 Seçkisi

Haziran ayı seçkimizle karşınızdayız, biraz geciktik ancak birkaç gün sonra yayınlayacağımız PRIDE MONTH seçkimizle birlikte Haziran ayında sizlere iki seçki birden sunarak kendimizi affettirebiliriz diye umuyoruz. Bu ay da yine hem tür hem de dönem açısından oldukça dağınık bir liste çıktı ortaya, bunu sıfatın en iyi anlamıyla ifade ediyoruz elbette. Pek duyulmamış filmlerle ana akıma göz kırpan filmler arasında bir yerlerde ilerliyor Haziran seçkimiz, umarız merakınızı cezbedecek birkaç yapımla karşılaşırsınız. Keyifli okumalar, bol filmli günler!

Antonia’s Line (H. Necmi Öztürk)

Hollandalı usta yönetmen Marleen Gorris’in 1995 yapımı, “Yabancı Dilde En İyi Film” Oscar ödüllü filmi Antonia’s Line (özgün adı “Antonia”) sadece bir defa izledikten sonra bile uzun süre akıllardan çıkmayacak bir film. Zira 22 yıl sonra tekrar izlediğimde, hiçbir ayrıntıyı unutmadığımı şaşırarak gördüm. Antonia’yı başka bir filme benzetmek son derece anlamsız, ancak bir fikir versin diye belki hayatın özünü çok iyi kavramış olması bakımından Fellini’nin Amarcord’u, çarpıcılığı açısından da Jim Sheridan’ın My Left Foot’u anılabilir. Yirmi yıl kadar önce terk ettiği köyüne kızıyla birlikte geri dönen Antonia’nın yaşamını anlatan yapımın merkezinde anaerki, hümanizm ve varoluşçuluk gibi temalar mevcut.

Masal gibi başlasa ve bu masalsı, hatta şiirsel özelliğini hep korusa da, bazı şok edici durumlar üzerinden hayatın çirkinliklerine ve bu zorlukların üstesinden nasıl gelinebileceğine değinerek aslında herşeyin pekala farkında olduğunun altını çiziyor Antonia’s Line. Hümanizm tabii ki önemli demiştik tema olarak, Antonia ile yakınlarının bir diğer gücü de bilgi; ve Marleen Gorris’in bunu gösterme yöntemi kesinlikle dahiyane. Evinden dışarı asla çıkmayan, tüm zamanını okuyarak geçiren ve sık sık Schopenhauer’den alıntılar yapan yarı filozof Kromme Vinger (takma isim: Eğri Parmak), kanatları altına aldığı herkesi bilgisi, hümanist duruşu ve adalet duygusuyla sonuna dek koruyan Antonia, kızı liberal ve feminist ressam Danielle, onun dahi kızı Thérèse, kısacası tüm karakterler senaryoyu da yazan Gorris tarafından muhteşem çizilmiş ve tabii ki harika performanslar sergileyen oyuncular tarafından canlandırılmışlar. Bu sinemasal başyapıt herkese şiddetle tavsiye edilir.

Dogs Don’t Wear Pants (Burcu Meltem Tohum)

Hem görsel hem de anlatım dilindeki şiddeti dolayısıyla oldukça ilgi gören ve birçok eleştiriye de maruz kalan Dogs Don’t Wear Pants (Koirat eivät käytä housuja), karanlık atmosferlere ışık tutan neon ışıkları ve acımasız karakter yapılarıyla izlenmeye değer görsel bir şölen sunuyor. Pier Paolo Pasolini’nin 1975 yapımı Salò, or the 120 Days of Sodom (Salò o le 120 giornate di Sodoma) ile benzer ritimlere sahip olan Dogs Don’t Wear Pants, arzu durumunun hallerini ve dışavurumlarını en uç şekilde açımlıyor. Film, Juhana Lumme’nin mezuniyet projesinden uyarlanmış ve onun anlayışına göre film, bir kabuslar şölenini değil aksine insanın en derinine inen duygusal bir yolculuğu tanımlıyor. İzleyici kitlesini ikiye ayıran Dogs Don’t Wear Pants, karakterlerin değil arzuların başrolde olduğu bir film. Bu arzular öyle bir durum sergiliyor ki en karanlık yanlarını gösterdiği anda aynı zamanda onların en yumuşak yanına da işaret edebiliyor. Bu yüzdendir ki bir yandan filmde yaşananlara hak verebilirken diğer yandan duygusal tereddütlerimizle dans ediyoruz.

Climax (hazzın doruk noktası) filmde bizi en çok köşeye sıkıştıran kilit noktası. Köpek metaforunun ustalıkla anlatıldığı Dogs Don’t Wear Pants filminde umutsuzluğun bağımlılık yaptığı anlarla karşılaşabilirsiniz. Öyle ki umutsuzluğun ne kadar tatlı hazlar doğurduğuna şaşırabilirsiniz de. Bunun bedeli olarak tamamen kör olmayı ve kendinizi neon ışıklara doğru fırlatmayı dileyebilirsiniz. Juha (Pekka Strang) için de olan tam olarak buydu. O her zaman umutsuzluğunun peşine düştü ancak onun umutsuzluğunda her daim giderek büyüyen bir haz seli vardı.

Hazzın nesnelere indirgendiği ya da hazzın tanımlamasının belli nesneler üzerinden yapılması filmde en çok dikkat çeken ve düşündüren öğelerden biri. Hatta bu anlamda filmde erilliğin yüksek dozda olduğunu söyleyebiliriz. Film, müzikleriyle de kasvetli ortamlarını destekliyor. Tınılar da dahil olmak üzere hemen her noktasında filmde hiçbir şekilde pozitif ve negatif noktalar yok; bu anlamda bir ayrım göremesek de filmin akışının doğrudan negatif unsurlardan beslendiğini söyleyebiliriz.

The Fly (Ece Mercan Yüksel)

Kanadalı yönetmen David Cronenberg’in 1986 yapımı filmi The Fly (Sinek) yönetmenin diğer pek çok filmi gibi bilimkurgu, korku ve dramın sınırlarında geziyor. Filmdeki içine kapanık bilim adamı Seth Brundle’ın (Jeff Goldblum) müthiş fikirleri bulunmakta ve bir ışınlanma cihazı geliştirmeye çalışmaktadır. Hayatına giren gazeteciye âşık olur ve hayatını onunla paylaşır. Geliştirdiği sistem bir süre başarı elde edemese de en nihayetinde canlı varlıkları ışınlamayı başaran Seth, bir noktada cihazı kendisi üzerinde dener. Lâkin o gün cihazın içerisine bir sinek girmiştir ve cihaz bu durumu algılayamaz. Sonucunda sinek ile insanın genetik modellerini birleştirmeye ve de o şekilde ışınlamaya karar veren bilgisayar müthiş bir hata yapmış olur. Başta her şey normalken Seth zamanla bir süper-insana dönüşür. İnanılmaz bir kuvvet kazanır, damarlarından enerji ve testosteron akmaktadır.

En başlarda gazeteci sevgilisi için mükemmel bir partnerken -artan gücü, seksapeli, enerjisi ve heyecanı sebebiyle- Seth’in damarlarında gezinen enerji miktarı onu bambaşka bir yaratığa dönüştürür. Zamanla anlaşılır ki Seth bir sineğe dönüşmektedir ve bu süreç korkunç bir hâl alır. İnsanlığını bütünüyle yitiren Seth beraberinde pek çok başka şeyi de yitirir. Esasen 1958 yapımı The Fly’ın (Öldüren Arzu) bir re-make’i olan filmdeki canavar imgesinin yalnızca bir canavarı sembolize etmediğini belirtmek gerek.

Tüm canavar filmlerinde esasen bir zamanlar insan olan bir tarafa veya insanların gerçek hayatlarındaki zarar veren yanlarına göndermede bulunulduğunu unutmamalı. Bu yüzden de her canavar filminin bir şekilde insanların deneyimlerine ve korkularına dayandığını söylersek yanılmış olmayız. Görsel açıdan da oldukça başarılı olan filmi tavsiye ediyoruz.

Häxan (H. Necmi Öztürk)

Alt başlığı “Häxan: Witchcraft Through The Ages” olan ve Danca’da “cadı” anlamına gelen Häxan, Danimarkalı yönetmen Benjamin Christensen’in üçüncü uzun metrajlı filmi. Aslında belgesel türüne daha yakın olsa da, yönetmen Christensen dahil birçok oyuncunun katıldığı canlandırmalar sayesinde Häxan,kurgusal özelliğiyle de ön plana çıkıyor. Günümüzden baktığımızda bu yapım, 1922 gibi eski bir tarihe dayanmasıyla da ilgiyi fazlasıyla hak ediyor. İlk kez 1940’larda popülerleşen film, asıl tanınırlığını ancak 1968 yılında, William Burroughs tarafından seslendirilen kısaltılmış versiyonu yayınlanınca kazandı. Cadıların saptanması, yakalanması, maruz kaldıkları işkenceler, Şeytan ile yapılan anlaşmalar, iksirler, büyü, ayinler, batıl inançlar, kurban törenleri gibi çok geniş bir konu yelpazesine değinen Häxan, eşsiz görselleriyle de dikkat çekiyor.

Filmin görsellerini ve bazı metinlerini borçlu olduğu kitaplar arasında en başta cadılık dendiğinde akla gelen ilk eserlerden Malleus Maleficarum (Hammer of The Witches) bulunmakta. 1486’da Katolik bir din adamı olan Heinrich Kramer tarafından yazılmış olan yapıtın filme damgasını vurması çok normal, zira söz konusu kitap aynı zamanda Christensen’in böyle bir film çekmeye girişmesinin de müsebbibi.

Bir sahafta Malleus’u görüp satın alan Christensen, ardından tam iki yıl boyunca cadılık üzerine ne kadar kitaba ulaşabilirse hepsini okur, notlar alır ve böylece ortaya Häxan çıkar; kurgu ve animasyonun, canlandırmaların bir araya geldiği bir belgesel. Filmin 1922 yılındaki ilk gösteriminde seyircilere dağıtılan broşürde (Playbill) Christensen okuduğu / başvurduğu tüm kitapları listelemiş, ne kadar araştırsak da bu broşüre ulaşamadık ancak pes etmiş değiliz. Uzun sözün kısası cadılıkla ilgilenen herkesin mutlaka izlemesi gereken bir yapıt var karşımızda, eşsiz bir hazine.

La jalousie (Berfin Tutucu)

1960’lardaki Fransız Yeni Dalgası ile bağdaştırılan yönetmenlerden Philippe Garrel‘in La Jalousie Trilogie (Kıskançlık Üçlemesi) serisinin ilk filmi olan La Jalousie, üçlemenin diğer filmleri L’ombre des Femmes ve L’amant d’un Jour gibi siyah beyaz çekilmiştir. Özetle film eşinden ayrılan tiyatro oyuncusu Louis‘nin (Louis Garrel) ayrıldıktan sonra eski bir tiyatro oyuncusu olan Claudia (Anna Mouglalis) ile yaşarken deneyimlediği çeşitli buhran ve aşk halleri. Fakat bu hallerde asıl odak Louis‘nin evliliğinden olan çocuğu Charlotte.

Bu tür genel ve her izleyicinin veya hayatta olan her insanın aşina olduğu konularda odak noktası çiftler olurken Philippe Garrel bu durumu biraz daha arka planda bırakmak istiyor ve bunu da Charlotte karakterini kurgulayarak başarıyor. Charlotte (Olga Milshtein) odağında süren filmde arka planda Louis ve Claudia‘nın ilişkisini de izliyoruz. Eşinden ne sebeple ayrıldığını bilemediğimiz Louis gün geliyor aşkı Claudia tarafından, Claudia‘nın eskiye aşkından dolayı, ayrılıyor. Tüm bu iniş çıkışlar sırasında yanlarında genelde Charlotte da bulunuyor. Filme adını veren kıskançlık duygusu bazı sekanslarda Charlotte‘un babasını sevgilisi Claudia‘dan kıskanması şeklinde somutlaşıyor. Hatta Charlotte bu duyguyu kelimelere dahi döküyor.

Filmin açılışında Louis ve eşinin ayrılık konuşmalarını bir anahtar deliğinden izlememiz bizi gözetleyici olan Charlotte‘un yerine koyuyor ve Garrel bu sayede kıskançlık duygusunun iki kişi arasında paslaşmasını bize sunuyor. Louis‘nin eşi ağlayarak ondan ayrılmamasını yalvarırken aslında Claudia ile olan ilişkilerini bildiğini seziyoruz. En sonunda pes edip gülümseyerek ekmeği kesen kadın bir bakıma kıskançlığını da kesiyor. Garrel‘in yaratmış olduğu her talihsiz aşıkta olduğu gibi sonunda aşklarını tüketen bir “öteki” durumu devreye giriyor. Bu tükeniş yüzünden Louis‘nin de kendisini tüketmek istemesini görüyoruz aynı zamanda. Üç kadının duyguları arasında yaşamını renksizlik üzerinde sürdürmeye çalışan Louis de Charlotte kadar kıskançlık duygusunu temsil eden karakterlerden biri. Son derece acılı, sakin ama bir o kadar da hezeyan dolu bir film La Jalousie.

La Luxure (Burcu Meltem Tohum)

Sinemanın hem anlatımsal dilinin hem de anlatısındaki dilinin tüm olanaklarını kullanan Jacques Demy, La Luxure adlı filmiyle anlamın duyumsanan en ayrıntılı haline odaklanıyor. Filmdeki en önemli soru “La Luxure”ün ne demek olduğu. Les 7 péchés capitaux (1961) adlı uzun metrajın parçası olarak da yayımlanan bu 14 dakikalık kısa filmde görüyoruz ki anladığımız kelimeler görsel ile bütünleştiğinde anlamının üzerine bir başka anlam yükleyerek kendi anlamını şekillendiriyor. Filmde Bernard’ın bir kitapçıya girip aldığı Hieronymus Bosch’un eserlerinin bulunduğu bir kitapla “La Luxure”ün anlamının tüm olanakları sorgulanıyor.

Ölçülemez olanın önce bedende sonra ise duygulanımsal olarak zihinde yer etmesi bir kelimenin en belirsiz belirleyiciliğini ortaya koyarken anlamın kompozisyonuna da şekil veriyor. Jacques Demy, La Luxure’de bir kelimenin anlamını sorgulamaya götürürken 14 dakika gibi kısa bir süre içinde izleyiciyi birden fazla şekle sokuyor. Bu anlamda filmin sistemsel dinamiği çok yüksek. Bizi filme adapte eden en önemli unsur, filmdeki öğelerin bizi her zaman bir sonraki sahneye hazırlıyor olması. Demy, bu filmiyle en tahmin edilebilir olanın olanaklarını en tahmin edilmeze döndürüyor. Şimdinin bilinen inşasını gelecektekinin yıkımı olarak tasvir ediyor. Bu da bir bilinmezlik ortaya çıkardığı gibi anlamsal olarak kaosu da doğuruyor. Film boyunca “La Luxure”ün anlamını bulmak büyük bir arayışa sürüklerken Demy yine de Paris sokaklarında kaybolmamıza izin vermiyor.

Night on Earth (Burcu Meltem Tohum)

Büyük çerçevede küçük ayrıntılara derinlemesine yoğunlaşan Jim Jarmusch, Night on Earthfilmiyle detaylara olan zaafını daha da ön plana çıkarmış. Tamamen belli stereotipler üzerinde ilerleyen filmin vurgu yaptığı noktalar; insanların en absürt ve günlük hayatta karşılaşılması en muhtemel yanları. Bu bakımdan filmi izlerken kendinizden birtakım yansımalar bulmanız mümkün. Aynı zamanda birçok klişe ile de karşılaşabilirsiniz. Sürekli olarak bir taksiden başka bir taksiye atladığımız her ülkede, farklı insan tiplemeleriyle karşılaşıyoruz. İlk durağımız Los Angeles oluyor, ikincisi New York, üçüncüsü Paris, Dördüncüsü Roma ve sonuncusu ise Helsinki. Jim Jarmusch, 1989 yapımı Mystery Train’de olduğu gibi Night on Earth filminde de olayları eş zamanlı olarak sırasıyla anlatmaya koyuluyor. Bize de taksi olaylarına tanıklık ederken her bir ülkede sabahlamak kalıyor zira filmdeki tüm “taksi olayları” sabaha karşı gerçekleşiyor.

Zaman ve mekân konusuna takıntılı olan Jim Jarmusch’un özellikle Night on Earth ve Mystery Train’deki tutumu, Tsai Ming-liang’ın 2001 yapımı What Time Is It There? filmini hatırlatıyor. Zamanın, mekân içindeki atıllığı hem hüzünlü hem de melankolik bir yaşanmışlık hissi bırakıyor izleyicinin üzerinde. Bu his, Jarmusch’un sinematografisinde kendisini en çok hissettiren duygu. Hatta öyle ki bu, yönetmenin imzası bile sayılabilir. Tamamen boş sokaklara, gecenin vermiş olduğu yalnızlık hissinin kucağına oturan Night on Earth bir kapalı mekân filmi diyebiliriz. Film, her ne kadar açık alanda taksi içinde geçiyor olsa da dışarının vermiş olduğu açıklık hissini hiçbir zaman taksinin içinde hissedemiyoruz. Öyle ki bu durum bir anlamda izleyiciyi klostrofobik bir alana sürükleyebilir. Esasında filmde yaratılmış olan bu zıtlık oldukça düşündürücü. Öte yandan taksinin kapısını açıp özgür olmak tamamen taksinin içine tıkılmış olanların elinde, ancak filmin anlatısını sürdüren ise her zaman o, takside kalış hali.

Night on Earth, Tom Waits’in tınılarını adeta bir ceket gibi üzerine alıyor. Bu da takside olma durumunun başıboşluk haline dair en güzel söz sanatlarından biri sayılabilir. Tematik olarak film, Jim Jarmusch’a has özellikler taşıyor olsa da yüksek bir derinliğe kavuşmadan son buluyor. Bu anlamda filmin anlatısında izleyiciler açısından bir körlük durumu yaşansa da tıpkı Béatrice Dalle’in canlandırmış olduğu karakter gibi film baştan sona onun hayata karşı duruşuyla izlenebilir.

North by Northwest (H. Necmi Öztürk)

Ülkemizde “Gizli Teşkilât” adıyla gösterime giren North by Northwest için, Hitchcock’un gövde gösterisi yaptığı filmlerden biridir denebilir. Bunu elbette otobüse binmeye çalışırken kapıların yüzüne kapandığı cameo’su açısından kast etmiyoruz, ancak Cary Grant gibi bir dev bir oyuncuyla Rıhtımlar Üzerinde’nin göz alıcı oyuncusu Eva Marie Saint’i bir araya getirmek, üstüne de Rushmore Dağı gibi ABD’nin alamet-i farikası mekanlarda çekilen büyük bir prodüksiyon, Hitchcock standartlarında bile artık gösteriş yapmak değilse nedir bilmiyoruz. Senaryo Ernest Lehman’a ait olsa da, filmin belki de anlatı düzleminde en dikkat çekici noktasını, diğer bir deyişle en ilginç “plot twist”ini, Hitchcock’a borçluyuz.

Mad Men evrenini üzerine eldiven gibi geçirebilecek reklamcı Roger Thornhill karakteri (Cary Grant), sinemanın en ikna edici femme fatale’lerinden Eve Kendall (Eva Marie Saint), yakışıklı gangsterler, yabancı ajanlar, sinema tarihinin en meşhur sahnelerinden Grant’in uçakla kovalanma sekansı, tüm bunlar Lehman’ın kaleminden çıkmış olabilir, ne var ki birbirinden kopuk görünen tüm bu öğeleri birbirine bağlayacak olan temel nokta, yani teşkilatın, kötü adamları şaşırtarak bir ajanlarının hayatını kurtarmak için gerçekte var olmayan hayali bir ajan yaratmaları fikri, Hitchcock’un aklına gelmiş. Bu sayede de izlerken seyirciye başta “olur mu canım böyle şey” dedirten olaylar zinciri, harika bir şekilde mantık çerçevesine oturuyor. Ayrıntılar bir yana, sonuç olarak her sahnesiyle sizi daha da içine çekecek olan bu sinema harikasını şiddetle öneriyoruz.

Phantom Thread (Berfin Tutucu)

Paul Thomas Anderson‘ın yönettiği ve senaristliğini Daniel Day-Lewis ile beraber yaptığı filminde ilham aldığı kişi İspanyol moda tasarımcısı Cristóbal Balenciaga‘dır. Anderson, Balenciaga‘nın işi ile olan ilişkisinden oldukça etkilenip buradan aldığı ilhamla bu filmi yapmaya karar vermiştir.

Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis), bir restoranda gördüğü garson Alma‘dan (Vicky Krieps) etkilenir ve hayatını, aynı zamanda işinin bir kısmını da onunla birleştirmek ister. Düzen obsesyonuna sahip bir işkolik olan Reynolds zaman zaman Alma’nın soyluluk içermeyen davranışlarına dayanamaz. Alma‘yı sevmekte, fakat işini ve düzenini ondan daha fazla önemseyip sevmektedir. Bu durum ikilinin ilişkisine oldukça zarar verir zira Reynolds için sorun olan şeylerin çoğu Alma‘nın kırsal kesimden gelme alışkanlıklarıdır. Aynı zamanda son derece inatçı ve dominant olan Reynolds‘un davranışlarına boyun eğmeyen bir kadındır Alma. Ne onu kaybetmek ister ne de sahip olduğu özgür kişiliğini. Böylece kendilerini oldukça zehirli bir ilişkinin içinde bulurlar. Fakat böyle bir ilişki içindeki iki kişi de bundan haz alıyorsa hala bu ilişkiye zehirli denebilir mi, normlar bu çift üzerinden nasıl şekillenir? Phantom Thread tam olarak da bu soruları sorarak kendini izletmeyi başaran bir film. Yalnızca ilişkilerin dinamiklerinin değil öznesel dinamiklerin bile tartışılabileceğini gözler önüne seriyor.

Snake Eyes (Ece Mercan Yüksel)

1998 yapımı Snake Eyes (Yılan Gözler) başrollerinde Nicolas Cage’i ve Forrest Gump (1994), CSI: New York (2004-2013) gibi yapımlardan tanıdığımız Gary Sinise’i gördüğümüz bir Brian De Palma filmi. Çoğunlukla Atlantic City kumarhanesinde geçen film bir boks maçı gecesine ve arka planında olan bitene odaklanıyor. Etik değerleri hiç de kuvvetli olmayan bir polisi canlandıran Cage filmin anti-kahramanı diyebiliriz. Filmde bu anti-kahramana pek çok kötü adamın / kadının (villain) eşlik ettiği bir yapı kurulmuş. Cage’in canlandırdığı karakterdeki çürümeye rağmen onu sevmemek veya ona sempati duymamak elde değil. Politikanın, sporun ve komplonun iç içe geçtiği film, temposu hiç düşmeyen De Palma yapımlarından bir tanesi.

Film genel olarak fazlasıyla hareketli kamerasıyla ve kullandığı diğer çekim teknikleriyle -mesela karakterlerden birisi etrafını bulanık gördüğü için bizim de o an etrafı bulanık görmemiz- oldukça heyecanlı ve keyifli bir deneyim sunuyor. Ayrıca filmin sonunda izleyiciyi bir de plot twist bekliyor. Filmde Nicolas Cage takip etmesi inanılmaz keyifli bir oyunculuk sergiliyor. Eğer film genelinde konuşacak olursak, filmin çok orijinal başladığını ve sonlara doğru maalesef bir Amerikan klişesi hâline geldiğini söylemek gerek. Bu şekilde başlayan bir filmin devamı farklı getirilseydi nasıl olurdu diye düşünmemek elde değil. Yine de filmin hakkını vermek gerek zira Snake Eyes oyunculukları, temposu ve filmin dillere destan açılış sahnesi -tam 12,5 dakikalık tek bir çekim- için kesinlikle izlemeye değer. Keyifli seyirler!

Dial M for Movie

Tüm seçkilerdeki kısa eleştirilere BURADAN ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın