1960’larda Kadın Olmaya Dair Gerçekçi Bir Drama: HAPPENING

Bu seneki Filmekimi kapsamında izleme fırsatını bulduğumuz bir başka film de Kürtaj (Happening) oldu. Fransız yönetmen Audrey Diwan’ın çekimlerini 2021’de tamamladığı Kürtaj, bizi 1960’lı yılların Fransa’sına götürüyor. Annie Ernaux’nun aynı adlı otobiyografik romanının bir adaptasyonu olan yapım, çeşitli açılardan geçtiğimiz günlerde sitemizde yer verdiğimiz bir başka Filmekimi filmi Büyük Özgürlük (Grosse Freiheit) ile de benzerlik taşıyor. Büyük Özgürlük’te ana karakter eşcinsel olduğu ve hayatını bunu saklamadan yaşadığı için hapis hayatına mahkûm edilirken, Kürtaj’da bebek istememesine rağmen sırf hapse girmemek için hamileliğini sürdürmek zorunda kalan kadınlar konu ediliyor. Bu iki durumun ortak noktası şu: İki filmde de karakterler ya olmadığı birisi gibi davranmak zorunda bırakılıyor ya da kendi hayatları konusundaki özgür seçimleri maalesef illegalite içeren bir davranışmış gibi algılanıyor toplum tarafından.

İnsanın kendisi hakkında neler düşündüğü ve nasıl seçimler yaptığı çoğu zaman toplumda neyin kabul gördüğüyle doğru orantılı olarak ilerliyor. Sosyal varlıklar olan bizler her ne kadar zihnen bunu reddetsek de insanlar tarafından benimsenmeyi ve de kabul görmeyi arzuluyoruz. Filmin ana kahramanı Anne (Anamaria Vartolomei) ve kitabın yazarı Annie Ernaux da bu yollardan geçmiş veya geçiyor. O sıralarda neyin kabul gördüğünü hem yasa hem de toplum belirliyor ve bu belirleyicilere göre kürtaj yaptıran kadının ve de bu işlemi yapanın hapse girmesi gerekiyor. Çünkü toplumsal kanıya göre yavaş yavaş oluşmaya başlamış bu yaşamı sona erdirmek anne kişisinin harcı değil, kendisi yalnızca bir taşıyıcı. Dolayısıyla annenin, taşıdığı bebek üzerinde herhangi bir yetkisi olmadığı savunuluyor diyebiliriz. Bu durumu yasa ve de toplum belirliyor demiştik, lâkin filmde geçen bir diyalog bu konuda bizi düşünmeye itiyor. Üniversitedeki gençlerin hepsi, yaşlarının da getirdiği ekstra bir ilgiyle karşı cinsle – hemcins de olabilir pek tabii, ancak filmde buna örnek bir durum gösterilmemiş – cinsel birliktelik yaşamak ve bu arzusunu doya doya ifade etmek istiyor. Lâkin bunu çok az kişi yapabiliyor, zira az önce de bahsi geçen sebepler yüzünden hiç kimse bu “tehlikeyi” göze almak istemiyor.

Yönetmen Audrey Diwan

Şunu da akılda bulunduralım ki 1900’lü yılların ortasında prezervatif günümüzdeki gibi yaygın kullanılabilen bir malzeme değildi. Dolayısıyla bu kürtaj yasağının o yıllar için “Cinsel birliktelik yaşamak yasak. Eğer yaşanıyorsa ve de hamile kalacak kadar şanssızsanız o zaman doğum yapmak ve de hayatınıza bir ‘anne’ olarak devam etmek zorundasınız” demek olduğu çok açık. Yine aynı şekilde o dönemde kariyerine devam eden annelerin sayısının muhtemelen parmakla gösterilecek kadar az olduğunu, belki de hiç olmadığını ekleyelim. Bu yasak toplumsal açıdan bu kadar sıkıntı oluşturuyorsa ve hiç kimse bundan memnun değilse neden böyle bir yasa var diye de sorulabilir. Kürtaj yasağı zaman zaman erkekleri de zora sokuyor olsa da – zaman zaman diyoruz zira bir kadın hamile kaldıysa bu genellikle kadının suçu ve sorumluluğuymuş gibi görülmekte – çoğunlukla bu durum yalnızca kadının kâbusu oluyor. Yasa koyucuların da erkekler olduğu düşünülürse, o dönemde yürürlükte olan bir yasanın neden kadınların kendi bedenleri ve de hamilelikleri üzerinde yetki sahibi olmadığını dikte ettiği anlaşılabilir. Dolayısıyla Kürtaj için, dönemin eril bakış açısının kadınlar üzerindeki etkisine ve de yıkıcılığına ışık tutan bir dönem filmi diyebiliriz.

Anamaria Vartolomei & Sandrine Bonnaire

Kanun, Kurallar ve Otorite: Erkekler Tarafından Yalnızca Erkekler İçin Yaratılan “İdeal” Dünya Üzerine

Anamaria Vartolomei Anne rolünde genç yaşına rağmen oldukça iyi bir iş başarıyor. Kendisini önümüzdeki yıllarda daha da sık göreceğimizi düşünüyoruz. Yardımcı oyuncular da yine aynı durumdalar ve hikâyedeki gerçeklik duygusunu güçlendirerek filmin temeline bir destek oluşturuyorlar. 78. Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı’yı kazanan film aynı zamanda üniversitede edebiyat okuyan Anne’in Jean-Paul Sartre’dan bahsetmesiyle akıllara Simone de Beauvoir’ı getiriyor. Filmde Albert Camus’nün de adı geçiyor ancak onun şu anda konumuzla pek bir alakası bulunmamakta. Beauvoir ise bildiğiniz üzere varoluşçu feminizm ve feminist etik konularında ve daha pek çok konuda eser vermiş bir düşünür. Sartre ile kurduğu olağandışı ilişkiyle de (ilişkilerinde klasik bir “sadakat” anlayışı olmaması ve pek çok senelik birlikteliklerine rağmen genelde beklenildiği üzere ilişkilerinin bir evliliğe dönüşmemesi, hiç çocuk sahibi olmamaları vs.) pek çok toplumsal norma meydan okuyan Beauvoir bireylerin, özellikle de kadınların kendi hayatları ve de sosyal yaşamları konusunda özgür olması gerektiğini savunan pek çok çalışmaya sahip.

Kürtaj’da da bu zehirli eril bakış açısının pek çok yansımasını görebiliyoruz. Anne’in kürtaj için gittiği doktorun Anne’e bir ilaç yazması, lâkin bu ilacın hamilelik sonlandırıcı değil, aksine embriyoyu kuvvetlendirici bir ilaç olması ve doktorun bir erkek olarak kendisinde bu hakkı görebilmesi bunlardan yalnızca bir tanesi. Zaten düşünüldüğünde bir erkeğin genel olarak kürtaj yanlısı veya karşıtı olması inanılmaz absürt bir durum. Kendi bedeniyle hiçbir ilgisi bulunmayan bir kararı verebileceğini düşünen, bu karar mekanizmasının içindeki erkekler aynı zamanda Anne gibi kadınları cezalandırmakta da beis görmüyor. Tabii bu durum içerisinde toksik davranışlar sergileyen yalnızca erkekler değil. Bu baskı altındayken istediği gibi davranamayan ve daimî bir kısıtlanma ve isteklerine ket vurma davranışı içerisinde olan kadınlar da kendi hıncını maalesef yine kadınlardan -cesur olabilenlerinden- çıkarıyor. Bu durumda da hem toplumdan desteğini bulamayan hem de kendi arkadaşları ve de akranları tarafından dışlanan Anne, kendi başının çaresine bakmaya çalışıyor.

Medya Aracılığıyla Erilleştirilmiş Kadın Bakış Açısı Problemi

Film gerçekten de dehşetengiz sahneler içeriyor. Bazı görüntüler her cinsiyetten izleyici için rahatsız edici olabilir ancak kadın izleyicinin bu konuda biraz daha “tehdide açık” olduğu söylenebilir. Kadın izleyiciler olarak sinemanın başlangıcından beri kendimizi erkek ana karakterle eşleştirmeye, dünyaya ve diğer kadın karaktere de o erkeğin gözünden bakmaya alışkınız. Çoğu dizi, film, reklam filmi ve kampanyası da genellikle bu bakış açısına göre hazırlanmışken kendi gözlerimizi aksi için eğitmek pek de mümkün olmuyor. Dolayısıyla kadınların ana karakter olduğu filmlerde de kadınlar duruma yine eril bir bakış açısıyla ya da toplumun dikte ettiği şekillerde bakmaktan alıkoyamayabiliyor kendini. Bu yüzden aksini düşünüyor olsanız bile filmi izlerken kendinizi bugüne kadar size de dikte ettirilmiş düşünceleri yansıtırken bulabiliyorsunuz zaman zaman. Gerçekten kendini Anne’in yerine koyabildiğinizdeyse durum dehşet verici ve bazı sahneler fiziksel acı verebilecek kadar gerçekçi.

Günümüzde hâlen aynı yasak yürürlükte olmasa da bu, tarihte bu durum yüzünden yaşanmış acıları ve sıkıntıları aklamıyor elbette. Kitabın yazarı Ernaux’ya göre, bu yasağın ortadan kalkması yeni kurbanların oluşmasını engellese de yasağın eski “kurbanlarının” yine kendilerini gizlemeye devam edip yaşadıklarını saklamasına yol açıyor. Yasağın ortadan kalkması ve bir gün önce hapsedilmeye yol açan şeyin ertesi gün bütünüyle legal olması geçmiş kurbanların arafta kalmasına ve kendilerini yersiz yurtsuz hissetmesine sebep oluyor, çünkü geçmişte yaşatılan şeyler telafi edilemiyor. Yine yazarın kendi düşüncelerine göre, kitapta ve günlüklerinde kendi yaşadıkları üzerine yazdıkları hep yasaların neyi uygun gördüğüne ve de etrafındakilerin kendisi hakkında neler dediğine göre şekillenmiş. Dolayısıyla kendisi hakkında yazdığı şeylerin bile tamamen doğru olduğuna güvenemiyor. Bu durum maalesef erkekler için de geçerli, ancak kadınlar olarak neyi yapabileceğimize, nereye gidebileceğimize ve ne giyebileceğimize dair argümanlar, hatta bazen emirler duymaya öyle alışkınız ki, hiçbir zaman tam anlamıyla etraftan sıyrılıp kendimize ve yaşadıklarımıza bakamıyoruz. Çağlar ilerledikçe bu kimlik karmaşası da biraz olsun huzur buluyor elbet, lâkin günümüzden 1960’lara bakınca henüz o kadar da yol kat etmediğimizi düşünmeden edemiyor insan. O hâlde “Herkesin kendi bedenini ve ruhunu olduğu gibi, bölünmeden yaşayabileceği güzel günlere!” diyerek bitirelim yazımızı.

Ece Mercan Yüksel

Bir Cevap Yazın