BARDO, False Chronicle of a Handful of Truths: Düşsel Bir Karakterin Kutsanmış Kusurlu Destanı

Birdman or The Unexpected Virtue of Ignorance (2014) filminin yanına 2022’de bir nevi kardeş misali katılan BARDO, False Chronicle of a Handful of Truths (Bardo, Bir Avuç Doğrunun Yalan Yanlış Güncesi), Alejandro G. Iñárritu’nun varoluşun kutsallığında detaylı bir şekilde kusur aradığı, fantezileri baştan sona yıkadığı ve tamamıyla zamanın kumlarıyla oynandığı bir film. Zama (2017), Siberia (2019) ve Memoria (2021) filmlerinden tanıdığımız Daniel Giménez Cacho, Silverio karakteriyle Bardo destanında özgürlüğün arayışında olan bayrağı elinde taşıyor. Bir nevi “eve dönme” hayalini inşa edip sonra ondan geriye hiçbir şey bırakmayacak şekilde üzerini var olmanın başarısızlığı ile kaplayan Iñárritu, adı kadar içerik bakımından da ağırlığını hissettiren Bardo ile uçarken düşmeyi öğretiyor.

Daniel Giménez Cacho

Hiç Doğmamış Olmanın Dileği Üzerine

79. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Bardo, hayata tutunabilme, kişisel başarının anlamı, dünyada insanın kendine hayatı boyunca oturabileceği bir yer bulması üzerinde duran otobiyografik bir anlatı sunuyor. Grotesk tarzda çekilmiş olan rüya/düş sekansları, bireysel hatıraların ortak yorgunlukları uyandırdığı dünyada bir nevi kılıç gibi kullanılıyor. İnsanın coğrafi olarak yaşadığı yorgunluğu bir anlamda “ikili yaşam” çatısı altında sırtlamaya çalışan Silverio karakteri, yönetmene göre kolektif olan bilinci sorgulamak üzere yaratılmış. Meksika’dan Los Angeles’a taşınan Iñárritu, büyümek için geride bırakılan anılar aracılığıyla ortak bir özlem duygusu yaratarak Bardo’da iletişim adına konuşulan dilin de ötesine geçerek bir illüzyon yaratıyor. Filmde Silverio, kendi kendini terk edişi üzerine bir kaçışın kurbanı olarak resmedilirken ilk sekansta olduğu gibi daha fazla yanmak için çölün sıcaklığına kanatlar açıyor.

Daniel Giménez Cacho & Ximena Lamadrid

Tibet dilinde, ölümden hemen sonraki andan, yeniden doğumun gerçekleşmesinden önceki ana kadar var olma durumunu ifade eden Bardo, Tibet Budizmi’nde ölüm ve yeniden doğuş arasında bir noktaya konumlandırılıyor. Bu da filmin hemen ilk sekanslarında karşımıza çıkan, geleneksel mizah anlayışı ile yıkanmış doğum sahnesini anlamlandırmamız açısından yardımcı oluyor. Doğum ve ölüm süreci arasında sıkışmış olan Bardo, bir andan diğerine geçme aşamasında “boşluk”un hizmetkârı oluyor. Bu da Silverio’nun Lucia (Griselda Siciliani), Camila (Ximena Lamadrid) ve Lorenzo (Íker Sánchez Solano) ile olan her sekansında aralarda “virgül” görevi gören, kayıp giden zamana anlam verebilmemiz adına önemli bir ipucu. Filmde yer yer ortaya çıkan “boşluk”lar zincirlemesi bir andan diğerine geçişte epik bir perde görevi görüyor. Tibet Budizm’ine göre üç tip Bardo bulunmakta: Bunlardan ilki doğumdan ölüm sürecinin başlangıcına kadar var olan “doğal” Bardo, ikincisi meditasyon kategorisindeki Bardo, sonuncusu ise rüya görme Bardo’su. Biz yoğunlukla film boyunca birinci ve üçüncü tip Bardo ile karşılaşıyoruz. Silverio’nun ölüm sonrası durumuna hazırlanma süreci boyunca onun uyanma fırsatlarını tek tek gözlemleyebiliyoruz. Filmin doğum sahnelerinde izleyiciye aralarda göz kırpan bebeğin bunun bir işareti olduğunu söyleyebiliriz.

Aydınlatılmış Hayatı Yaşamak İçin Kendinin Haritası Olmak

Ruhsal uyanışın bedenini bulduğu noktada ortaya çıkan Bardo bir geçiş görevi gördüğünden ötürü, film boyunca karşımıza çıkan görsel şölenin her anlamda filmin anlatısı ile belli bir uyum içinde dans ettiğini belirtmek gerekir. Temel benlik ile zihnin farkındalığı birbiri ile yakınlaştığı anda ortaya çıkan Bardo durumu, ruhani yolculuk bir yana, tam anlamıyla yeniden doğuma da işaret etmediğinden, tekrar uyanmak için ölümün her anını Silverio üzerinden yansıtıyor. Yakın zamanda verdiği bir röportajda ülkesinde yaşamanın zorluklarını ayrıntılı bir şekilde tüm deneyimlerine dayanarak aktaran Iñárritu’nun, Silverio karakterini tam anlamıyla kendi anılarından inşa ettiğini düşünmek yanlış olmaz. Bir mekâna bir kez kök salmaya başlayınca Bardo’nun varoluşsal aşamalarında kendini göstermekten çekinmeyen “boşluk”lar bir noktadan sonra benliğin mayın tarlalarına dönüşüyor. Yönetmenin kişisel deneyimleri üzerinden bu boşluklara filmde sıklıkla denk geliyoruz. Bardo’yu bir anlamda “ikilik” olarak tanımlayan Iñárritu, doğduğumuz yerdeki varyasyonumuz bir yandan silik anılarda yaşarken diğer yandan hayata devam edilen mekânların yarattığı aynı bedendeki varoluşsal sembolü bir arada beslemenin güçlüğünü Bardo’nun her aşamasına aktarmış. Anılar aracılığıyla önceden varolunan mekânın gardiyanı iken, şu anki zamanda ikâmet eden bedenler için bir nevi kayboluş durumunu ima eden yönetmen ne orada ne de burada olmanın anlamsızlığından heybetli bir destan yaratıyor.

Belirsizliği “Geçiş” ile Kucaklamak

Iñárritu, topraktaki kökler ve benlik algısına göre Bardo üzerinden bir ikilik yaratırken, bu zamana kadar kendisinin ve ailesinin maruz kaldığı tüm ırkçı olayları da hiçbir sansür olmadan izleyici ile paylaşıyor. Bir zamanlar kendi içinde var olan duyguların zamanla dönüşüm geçirerek kendinden yeni bir “kendi” yaratanın coğrafi boşluklar olduğunun altını çizen yönetmen, Bardo ile sinema tarihine oldukça kişisel bir mektup bırakmış oldu. Başarıyı da başarısızlığı da sahtekâr bulan yönetmen, başarının kör edici yanını başarısızlığın ise ikna edici, geliştirici yanını Silverio karakterine ince bir şekilde işlemiş. Uzun ve kesintisiz çekim açılarının diyaloglar aracılığıyla konumlandırıldığı her sekans ile göçün, mekâna değil aynı zamanda zihne de ait olduğu gerçekliğini açıkça ortaya koyan yönetmen, filmin potansiyel belgesel-kurgusuna gerçeküstücü bakış açısını ustalıkla eklemliyor.

Filmin yazar koltuğuna daha önce Biutiful (2010), Birdman (2014) ve The Revenant (2015) filmlerinde beraber çalıştığı Nicolás Giacobone ile oturan Iñárritu, hemen her ülkede birinin başına gelebilecek sosyal durumu, en organik şekilde, cömertçe aktarmış. Filmin görüntü tasarımı koltuğunda ise Delicatessen (1991), Seven (1995), Uncut Gems (2019) ve Armageddon Time (2022) gibi filmlerden tanıdığımız Darius Khondji’nin bulunması kesinlikle filme “rüya içinde rüya” atmosferini kazandıran en büyük faktörlerden biri. Sanatsal değerin varlığının yoğun biçimde sorgulanışı, hayatın da sorgulanarak hiç olmadığını düşündüğümüz bir şeye dönüşmesi, Bardo’nun temsil ettiği en başat sorunsallardan birkaçı. Yersizliğin bir sembolizm olarak kullanıldığı ve belli bir duyarlılık filtresine girmeyen film, karnavalesk tonunu baştan sona koruyarak rüya mantığı içinde Alejandro Jodorowsky ve Luis Buñuel tarzında, tatması hoş bir film duyumu yaratıyor. Bardo’nun melodramatik imgeleri Bryce Dessner’ın tınıları ile her buluştuğunda, tamamen kaybolma riski taşıyan bir destanın uzun yolculuğu, kendisini adadığı kayıp adanın topraklarıyla selamlaşıyor.

Burcu Meltem Tohum

İlgili okumalar (Yazıda adı geçen filmler)

Bir Cevap Yazın