AFIRE – Ayrılma Eylemi Olarak Karşılaşmanın Biçimsel Teorisi

Christian Petzold’un yazıp yönettiği, 73. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale 2023) gösterilen ve festivalde Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü’ne (Grand Jury Prize) layık görülen 2023 yapımı Afire (Roter Himmel), “dışarısı”yla ilişkisi olmayan başka’larının hikâyesine odaklanıyor. Tamamen karakter odaklı ilerleyen filmde, temelde birbirinden farklı yapıya sahip dört kişinin hayatına doğru bir dalış gerçekleştiriyoruz. Film, Fransız yönetmen Just Philippot’nun son filmlerinde kullandığı “iklim değişikliği felaketi” konusunu arka plan olarak anlatısına yerleştiriyor. Philippot, bunu özellikle son filmlerinin ana unsuru haline getirmişken aynı biçimi Christian Petzold’un Afire filminde görmek mümkün değil. Her ne kadar iklim değişikliği, filmin kompozisyonunda bir “nedensellik” bağlantısı yaratmış olsa da filmin genel hikâye kurgusunda buna “ana” mesele gibi bakılmıyor. Bunun yerine karakterlerin hayata birbirinden farklı bakış açıları dikkat çekiyor. Bu anlamda film, yönetmenin karakterler üzerinden kurduğu bir dışsallık deneyimine işaret ediyor diyebiliriz.

Thomas Schubert, Paula Beer, Langston Uibel, Enno Trebs

İçsel Bir Yangının Nesnel Tehdidi

Film anlatısını izleyiciyle paylaşır paylaşmaz Wallners’ın In My Mind şarkısıyla karşılaşıyoruz. Başkalığın kesin olarak kayboluşunu ima eden bu şarkı, anlatının karakterlerini yönsüz-doğrusuz kalmış olan saf bir mekânın içine çekiyor. Leon’un (Thomas Schubert) diğerlerine oranla başkalığı, onun bütün varlığını kuran şey olarak karşımıza çıkarken bu durum filmde mekân olarak kullanılan deniz kıyısındaki tatil evinin içine görünmez bir ev daha inşa ediyor. Sıradan bir günün pelerini üzerine çekmiş olan filmin hemen ilk sekansından Felix’in (Langston Uibel), bir şeyler olup bittiğini ancak hiçbirşey duyamadığını dile getirmesiyle günümüzün soyut anlamdaki beyaz körlüğüne dikkat çekiliyor. Buna benzer detaylar aracılığıyla Petzold, günümüzün kaçınılmaz iklim krizi konusunu izleyicinin gözünün içine doğrudan sokmuyor. Bunun yerine olayların nedensellik unsurlarına bağlı olarak üst anlatım dili kullanılıyor. Buna bağlı olarak filmde neden-sonuç ilişkisi vekâleten mevcudiyetini koruyor. Gökyüzünde süzülen uçaklar, çatırdayan dalların sesi, kül yağmurları yeni bir yerin değil her zaman ver olan aynı yerin, yani dünyanın temsili olarak Afire’da yerini alıyor.

Enno Trebs, Paula Beer, Langston Uibel

Kendi Yerinden Sınırdışı Edilenler

Günümüz insan varoluşunu tehdit eden temel konulardan birini ele alan film, üç anlatı biçimiyle aynı zamanda aynı insan varoluşunun, düşüncelerindeki geçiciliğine de parmak basıyor. Bunu ilk olarak filmde geçen her günü karakterlerin ensesinde hissettiği yangın korkusundan anlayabiliyoruz, ilk anlatım biçimi bu yangın kavramına bağlı olarak gelişiyor. Daha sonra karakterlerin kendi aralarındaki hayatlarına iniş yapıldığında, yangın mevzusu artık sadece “beklenilen” bir şey haline geliyor. Tıpkı bir hastalığın olacağını öngörememek gibi yangının varoluşu her zaman film boyunca her bir karakterin tepesinde, Demokles’in kılıcı misali sabit bir şekilde duruyor. Üçüncü olarak ise Leon’un yazınsal tarafı nedeniyle film, anlatım biçimi olarak bölümlenmiş oluyor. Yangın mevzusu filmde bir nesne olarak kullanılarak anlatının ne içinde ne de dışında yer alıyor olsa da, anlatımda herkesin buluştuğu tek nokta şeklinde kendini var ediyor.

Paula Beer

Bir Yaz Gecesi Rüyası ile Ölüm Dansı Yapmak

Christian Petzold’un filmlerinde sıklıkla karşılaştığımız Paula Beer, Afire’da Nadja karakterine hayat veriyor. Nadja karakterinin varlığı, genel olarak anlatımda zaten dile getirilemez olanın herhangi bir şekilde ortaya çıkmasını da imkânsız kılıyor. Bu şekilde Pandora’nın Kutusu filmin sonuna değin olumlu sonsuz yanını koruyor. Petzold, bu açıdan yaratmış olduğu Nadja karakterini kompozisyonunda paragraf niteliğinde kullanıyor denebilir. Ebediyen kendi çizmiş olduğu sınırlar içinde, Leon’un Nadja ile bağlantısını kendi varlığının dışarıya çıkma çabası olarak bir basamak şeklinde sunuyor. Bu ikilinin filmdeki ağırlığı iklim krizinin yaratmış olduğu ölüm dansını hafifletiyor. Leon’un yaratıcılık alanında çektiği kriz, kompozisyonundaki hayat akışını hafif bir biçimde törpülüyor. Karakterin öznellik anlamındaki varoluşsal sesi mevzu olan iklim krizinin biçimini, olumsuz yönde etkilemeyecek şekilde yok ediyor. Filmin içine yerleşen bu bakış açısı, tehlikeli olanı estetize ederek onu doğrudan bir sanat nesnesi haline getiriyor ve gerçekliğini kırıyor. Just Philippot’nun filmlerinde iklim krizi adeta yıkıcı bir görev oynarken Christian Petzold’un dünyasındaki iklim krizi yıkıcı yanını gösterse dahi yıkıcılığı eyleme dökmüyor, onu sembolik olarak soyutlaştırıyor.

Langston Uibel

Korkunun Bakir Elbisesi

Nadja karakteri aracılığıyla görünen ile görünmeyen arasında bir oyun oynayan Petzold, bu oyunu hiç de sıkıcı olmayan bir şekilde filmin sonuna değin sürdürüyor. Böylelikle anlatımın akışında sahte bir sonsuzluk döngüsü yaratıyor. Leon’un gözünde adeta “Başka” olan’a dönüşen Nadja’nın Devid (Enno Trebs) ve Felix (Uibel) ile olan ilişkisi ise karakterin bütüncüllüğünü yıkan önemli detaylar olarak göze çarpıyor. Varoluşsal bir dram modeli çizen Petzold, Afire ile anlatı tabanı olarak bilindik sularda dolaşırken karakter yaratımı açısından sınırlarını genişletiyor. Karakter yönetimini filmin nesnesini hedef alan düşünceler eşliğinde kurarak “tehlike” kavramını sahte bir duyu nesnesi haline getiriyor. Olması gereken tüm distopik özellikleri kompozisyonuna kabul etmeyen Afire, bunun yerine dram ve komedi türünü öne atıyor ancak distopik olması beklenen öğeleri ise küçük parçacıklar halinde filme serpiştiriyor. Yer yer alacakaranlık yer yer ise mavinin her tonunu sırtlayan film, yönetmenin daha önce ele almış olduğu Undine efsanesine de göz kırparak şair Heinrich Heine’ın dizelerinde dolaşıyor, yalnızlığa yeniden bir karakter kazandırarak kayıp giden bir uykuya kül yağmuru yağdırıyor.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın