1971’de başlayan sinema kariyerinde çektiği birbirlerinden oldukça farklı filmlerle tanınan Abel Ferrara’nın 1995 yapımı filmi The Addiction (Bağımlılık), özellikle yönetmenin sinemasal çeşitliliğini anlamamız açısından biçilmiş kaftan olarak görebileceğimiz bir eser. Ms. 45 (Ferrara, 1981) ve sonrasında başlayan, 90’larda New York’u arkasına alarak dünyanın bu en görkemli şehrinin kaybedenlerini, banliyölerini kendine dert edinen Ferrara’nın neo-noir tadını sonuna kadar hissettirdiği filmlerinden olan The Addiction, yönetmenin 90’lardaki King of New York, Bad Lieutenant, The Funeral gibi suç filmlerinden ayrılıyor. 1990’lı yılların hit filmlerinden Ransom (Fidye) ve I Shot Andy Warhol ile tanınan Lili Taylor’ın başrolde adeta fırtınalar estirdiği The Addiction, yirmili yaşlarındaki bir üniversite öğrencisinin bir ders çıkışı sokakta vampir bir kadının (Annabella Sciorra) saldırısına uğrayıp ısırılmasıyla birlikte yaşadığı dönüşümü ve bir bakıma ‘aydınlanma’yı anlatıyor.

“Sabah erkenden başladı. Amerikan askerleri düşman mevzilerini bulmak ve yok etmek için emir almışlardı. Şafak vaktinde bir köye rastladılar. Burada yaptıkları tüm dünyayı dehşete düşürdü. Dünya kamuoyuna hassas olan yönetim sorumluyu yargıladı ve onu suçlu buldu. Kör adalet sağlandı. Toplumumuzun vicdanı geçici bir süre de olsa tatmin oldu.”
Tam olarak böyle bir bilgilendirme yazısıyla açılır film. Ekranda ise yazıdaki katliama dair gerçek fotoğraflar görürüz. Baş karakter Kathleen Conklin (Lili Taylor) ise başını yavaşça sağa sola sallayarak bu saf kötülüğü reddetme yolunu seçer ancak gerçek açık ve net bir şekilde ortadadır. Yazıda belirtildiği gibi bir kişi suçlu bulunmuş ve cezasını da almıştır. Artık geriye bakmanın bir anlamı yoktur. Film ilerleyen sahnelerinde çokça değineceği onlarca filozofun adını anmadan önce genel olarak merkezine determinizmi yerleştiriyor. Dünyada yaşanan her olayın aslında kendisinden önceki olgulara bağlı olarak gerçekleştiğini, bunun önüne asla geçilemeyeceğini, çünkü bunların fizik kanunları gibi son derece gerçek sebepleri olduğunu savunan determinizm kavramını aslında filmin bu açılış cümlelerinde de görülmektedir. ‘Düşman’ mevzilerini bulmak ve yok etmek için emir almış olan Amerikan askerleri determinist bir dünya düzeninde ileri atılmış olan piyonlar gibidirler. Aslında bu elbette doğru değildir ancak film bu noktada bunu tartışmaya açar ve olaylar gelişir.

Kathleen aynı günün gecesi bir vampir tarafından saldırıya uğrayıp ısırıldığında ise dersteki hocasının bahsettiği acı verici ‘suçluluk’ deneyimini yaşar. Üniversitedeki profesörün bu deyimi determinizmin hüküm sürdüğü dünyada insanların suçu tanımalarıyla, suça şahit olmalarıyla acı çekmeye başlayacakları anlamına gelmektedir. Kathleen de bu vampir saldırısı sonrasında tam olarak bu duruma düşer. Askerlerin katliamına karşı bakışı bu saldırı sonrasında içindeki suçluluğun artmasına, acı çekmesine ve durumu içselleştirmesine neden olur.

Saldırının ardından Kathleen tam anlamıyla bir varoluşçuluğun pençesinde debelenmeye başlar. Bu sıralarda da sık sık Jean-Paul Sartre’ın Varlık ve Hiçlik adlı unutulmaz eserine atıfta bulunulur. Varoluşçuluk felsefesi üzerine dünyada yazılmış en önemli kitaplardan biri olan eserde Sartre, insanın yaşamı boyunca varlığının sebebini sorgulamasını hiçlikle, nihilizm ile birlikte ilişkilendirerek anlatmıştır. Filmde de Kathleen’in katliam görüntülerini izledikten sonraki sorularını gördüğümüzde onun daima gerçekle, daha doğru söylersek dünyanın kendisine sunduğu gerçekle muhakkak bir derdinin olduğunu, genel anlamda sorgulayıcı bir karaktere sahip olduğunu görürüz. Bu sorgulayıcı tavrı vampire dönüşmesinden sonra tamamen varoluşçuluk ile yatıp kalkmasına evrilir ve burada da tam olarak kitaptaki gibi nihilizm üzerine kafa yormaya başlar.

Sürekli olarak gerçeği aramanın peşinde dolaşırken artık bir vampire dönüşmüş olmasından ötürü kan açlığı da çekmektedir ve geceleri ava çıkmaya başlar. Yani o da artık bu aşırılıklar çağı olarak adlandırılan 20. Yüzyılın prototip insanlarından birisine dönüşmüştür. İşte burada bağımlılık kavramının da devreye girdiğini söyleyebiliriz. Kathleen ve özellikle üniversite profesörü, sonradan tanışacağı gizemli ve karizmatik vampir Peina da (Christopher Walken) dünyanın ve içinde yaşamakta olan mevcut insanların güncel yaşayışlarından dem vurmaktadırlar. Ancak bu dem vurma “niye böyle?” şeklinde bir üzülme değildir. Gerçekliği kabulleniş ve şiddetin, kötülüğün sıradanlığının ayyuka çıkmış olmasından ötürü artık buna karşı bir şey yapılamayacağıdır.

“Gerçeğin yarısını kesinlikle biliyorum ve bu onların bildiğinden çok daha fazla. Santayana’dan eski bir vecize; geçmişten ders almayanlar onu tekrar yaşamak zorunda kalır. Yalan! Tarih diye bir şey yok. Olduğumuz her şey sonsuza dek bizimle”.
Burada gördüğümüz üzere filmin Amerikan asıllı İspanyol filozof George Santayana ile kurduğu bağ, Kathleen’in yaşadığı deneyim sonrasında psikolojik durumla eşdeğerdir. Santayana’nın geçmişten ders almayanları, bir bakıma tüm film boyunca gördüğümüz insanlardır. Kathleen de buna dahildir, ilerleyen sahnelerde Peina tarafından yeniden saldırıya uğrayarak ısırılması da bunun önemli bir ispatıdır. Ancak bunun en büyük ve kusursuz ispatına finalde yeniden değineceğiz. Kathleen’in gerçeğe ve modern insana dair arayışı sürerken, kişiliğinde de göze çarpan değişiklikler meydana gelmeye başlar. Ancak bunlara rağmen vampirliği hızlıca kavrayarak hayatına kısa sürede adapte etmiştir. İnsanın yaşadığı yeni bir durum karşısında hızlıca pozisyon alarak ona göre hareket etmesi de elbette pragmatizmle açıklayabileceğimiz bir durumdur.

“Tüm dünya bir mezarlıktır. Biz de kemikleri didikleyen yırtıcı kuşlarız. İşte biz buyuz!” diyen Peina da aslında geçmişinden ders almayan insanların tarihine atıfta bulunur. Mezarlığın içinde yaşamakta olan milyarlarca insan bu çürümüşlüğe karşın hayatına rahatlıkla devam edebilecek kadar bireycileşmiş ve hissizleşmiştir. Ve yine “İlk zamandan beri, insanoğlu iyiliğin ve kötülüğün ötesinde var olmayı denedi” diyen Peina, Kathleen’in ve aslında tüm filmin de temel sorusunu sorar. İyilik ve kötülük kavramları üzerine yaptıkları karşılıklı okumalar tüm bir insanlık tarihinin en büyük hayaletidir aslında.

Bütün bunların ötesinde filme adını veren bağımlılık kavramı, tüm bu tartışmayı mükemmel şekilde karşılamaktadır. Bağımlılık uyuşturucu olabilir, içki olabilir, her şey olabilir. Ama aslında bir bağımlılık vardır ki, filme göre dünyanın oluşumundan beri, insanın varoluşundan bu yana yaşadığı bir bağımlılıktır: Öldürmek, şiddet. Genel olarak kötülük bağımlılığı filmde vampirizm ile ilişkilendirilerek kan açlığı metaforuyla işlenir. Kathleen hayatının bu farklı deneyimini yaşadıktan sonra dahi tezini yazmayı sürdürmektedir, ki çalışmasını da tamamen bunun üzerine kurar. Ölümün, şiddetin insandaki yerine dair yazdığı tez finalde seçkin, entelektüel profesörler tarafından da çok beğenilir, alkışlanır ve onurlandırılır. Tezi onuruna yapılan partide Kathleen’in ve önceki kurbanlarının yaptıkları katliam da bizleri hiç kuşkusuz filmin başına götürür.

“Bağımlılığımız kötülüktür. Bu kötülüğe olan eğilim, onun önündeki acizliğimiz yatar. Kierkegaard haklıydı. Önümüzde korkunç bir uçurum var. Ama atlama konusunda yanılıyordu. Atlama ile itilme arasında fark vardır. Kendi ihtiyaçlarınla yüzleştiğin bir noktaya ulaşırsın. Ve gerçek odur ki… Tüm iradenle durumunu sona erdiremezsin. Düşünüyorum, öyleyse varım değil, bağımlıyım öyleyse varım olmalı. Vurgu: Bağımlılık.”
Filmin genel anlamda konusu tam olarak budur. Bağımlılık kavramı bir hastalık veya rahatsızlık olarak değil insanın bilinçli seçimi sonucunda gerçekleşen bir şey olarak bize sunulur. Felsefi tartışmaların içinden çıkarken siyah beyaz sinematografi filmin zaman zaman tarihsel bir anlatı, hatta belgesel havası taşıdığını da bizlere hissettirir ve bu seçim Nicholas St. John’un mükemmel senaryosuyla tamamen uyumludur. Kathleen’in finalde kendi mezarlığında yürümesi, bu sekansla filmin sonlanması Peina’nın daha önceki mezarlık önermesiyle de doğrudan ilişkilidir.

Tüm bunların ötesinde Abel Ferrara’nın The Addiction’ı; vampirlik konusunu muhtemelen sinema tarihinde bir daha görülmeyecek kadar deneysel bir açıdan, muazzam bir özgünlükle ele alıyor. Vampir açlığını, büyük açlık olarak ele alırken buradan hayatın anlamının sorgulanmasına, şiddetin, karanlığın ve ölümün egemen olduğu karanlık insanlık tarihinin de yerinde ve haklı bir hatırlatmasını yapıyor. Bunu yaparken didaktik dilden olabildiğince kaçınarak felsefi ve altı dolu sohbetler, göz alıcı siyah beyaz görüntüler ve neo-noir’ın kışkırtıcı birlikteliğiyle bize kendini anlatmayı başarıyor. The Addiction, 1990’lar sinemasına ait mükemmel bir underrated hazine olarak değerlendirilebilecek, Abel Ferrara’nın filmografisinin en lezzetli işi.

