William Friedkin tarafından yönetilen 1973 yapımı The Exorcist korku sinemasının kanonikleşmiş eserlerinden birisidir. Çekildiği dönemden bu yana feminist film kuramı da hız kaybetmeden çalışma alanlarını genişlettiğinden dolayı filmde göz ardı edilen cinsiyet politikaları ve annelik temsili Barbara Creed’in ortaya koyduğu “canavarsı-dişi” kavramıyla ve annelik çalışmalarıyla incelenebilir hale gelir. Korku sinemasında şeytan tarafından ele geçirilme teması her dönemde görülse de asıl yükselişini 1960 sonları ve 1970’lerde yaşamıştır. Şeytan tarafından ele geçirilme temasının altın çağı birçok sinema araştırmacısı tarafından Rosemary’s Baby (1968) filmiyle başlatılır ve bu temanın zirvesi olarak The Exorcist filmi örnek gösterilir. Feminist film kuramcıları şeytan tarafından ele geçirilme anlatısında ergen kadın bedenin patriyarkal düzen ile şeytan arasında bir savaş alanına dönüştüğünü vurgular. Bundan dolayı bu temayı işleyen çoğu filmin başkahramanı genellikle genç bir kadındır.

1960’ların sonunda ABD’de karşı kültür ve gençlik hareketleri başlar. Bu dönemde savaş karşıtı protestolar, hippiler, öğrenci hareketleri ve cinsel özgürlük güçlenir. Muhafazakâr Amerika için bu genç kuşak kontrol edilemeyen bir nesildir. 1970’lerde ise feminizm büyük bir ivme kazanır. Kadınlar iş hayatına daha yoğun bir şekilde katılmaya başlamış, boşanma oranları artmış, doğum kontrolü yaygınlaşmış, kürtaj hakkı tartışmaları yükselmiş ve geleneksel çekirdek aile modeli sorgulanmaya başlamıştır. 1960’ların sonu ve 1970’lerde İkinci dalga feminizm ile kadınlar yalnızca anne ve eş olarak tanımlanmaya itiraz eder. Eşit ücret, doğum kontrolüne erişim, kürtaj hakkı, ev içi emeğin görünür olması gibi talepler artarak kadınların ekonomik olarak eşlerine bağımlılığı azalmaya başlar. 1969’da “No-fault divorce” reformu kabul edilir. Bu reformdan önce boşanmak için ağır kusurların mahkemede kanıtlanması gerekmekteydi. Yeni sistemde ise eşler arasında uzlaşmazlık sorunu boşanma için yeterli görülmeye başlar.

Bu reformla boşanmak daha erişilebilir bir hale gelir ve 1970’lerde kadın hareketinin yükselişinin etkisiyle de beraber boşanma oranları hızla yükselir. 1960’ların sonunda gerçekleşen cinsel devrim de evlilik anlayışını değiştirir. Evlilik yalnızca ekonomik ve toplumsal bir kurum değil aynı zamanda eşitlik beklentisinin de merkezi haline gelir. 1970’ler Amerika’sında çekirdek aile çeşitlenir ve dönüşür. Tek ebeveynli aileler, boşanmış ebeveynler, yeniden evlenmiş ebeveynler, birlikte yaşayan ancak evli olmayan çiftler, çalışan ve bekar annelerin olduğu aileler yaygınlaşır. Geleneksel çekirdek aile tamamen ortadan kalkmaz ancak tek geçerli model olmaktan çıkar. Tam da bu dönemde korku sinemasında kadın ve anne temsilleri birer kriz alanı olarak sunulur. The Exorcist’de Regan’ın (Linda Blair) bedeninin patriyarka tarafından denetlenemez ve kontrol edilemez hale gelmesi çok daha özgürlükçü yeni kuşak korkusunun bir metaforunu oluşturur. Filmde Regan’ın annesi Chris MacNeil (Ellen Burstyn) başarılı, ekonomik olarak bağımsız, boşanmış, çalışan ve bekar bir anne olarak görülür. Bir kadın olarak tüm bu olumlu özelliklerine rağmen anne olarak çocuğunu koruyamadığı alt metni güçlü olarak seyirciye sunulur. Güçlü ve bağımsız bir anne söz konusu olsa da, babanın yokluğuyla sürdürülen bir ailenin çocuğu koruyamayacağı korku ve tehdit unsurlarıyla resmedilir.

Barbara Creed’in “canavarsı-dişi” kavramı Regan özelinde somutlaşır. Regan’ın bedeni abject bir beden haline gelir. Julia Kristeva’nın ortaya koyduğu “abjection” kavramı öznenin sınırlarını tehdit eden, öznenin içinden dışarıya atılan ve bedenin bütünlüğüne saldıran iğrençlikleri tanımlar. Kan, irin, dışkı, kusmuk, regl kanı vb. sıvılar iğrençliği temsil eder. Bu iğrençliklerin temel alanı ise her zaman kadın bedeni olarak sunulur. Film boyunca Regan’ın bedeninde yaralar açılır, kusar, kanar ve kontrolünü kaybeder. Tüm bunlar onun bedenini artık temiz, kontrol altında ve kültürel olarak kabul edilebilir olmaktan çıkarır. Creed’e göre seyircinin duyduğu korku şeytan tarafından ele geçirilmekten çok beden sınırlarının muğlak hale gelmesinden kaynaklanır. Korkunun ana kaynağı şeytan değil Regan’ın dönüşen ve sızdıran bedenidir. Regan’ın bedeni ergenlikle birlikte patriyarkal kültürün denetleyemediği, kontrol altına alamadığı ve tahakküm kuramadığı bir alana dönüşür. Regan’ın şeytan tarafından ele geçirilmesi aslında ergenliğe geçişinin sembolik bir göstergesidir. Regan şeytan tarafından ele geçirildikten sonra küfür eder, cinsellikle ilgili ifadeler kullanır ve haçla kendini kanatarak mastürbasyon yapar. Tüm bu davranışlar şeytan tarafından ele geçirilmesinden dolayı değil, ergenliğe geçişiyle alakalıdır. Korku şeytani davranışlardan çok patriyarkal kültürün kadın cinselliğine ilişkin korku ve iğrenme duygularında temellenir. Ergenliğe giren ve cinsel uyanış yaşayan kadın bedeni korku nesnesine dönüşür.

Filmde Chris MacNeil bekar bir annedir. Bilimsel ve dinsel otoriteler karşısında çaresiz kalır. Film Chris’in güçlü kadınlığını değil anneliğinin yetersizliğini gösterir. Chris 1970’lerin Amerika’sındaki geleneksel çekirdek aile modelinden sapmayı temsil eder. Filmde babanın tamamen yokluğu söz konusudur. Korku filmlerinde sıklıkla kullanılan aile yapısındaki değişimler kültürel bir kaygı ve korku olarak yansıtılır. Film boyunca Chris doktorlara, psikiyatristlere başvurur, bilimsel açıklamalar arar ve kızını kurtarmaya çalışır fakat ne yaparsa yapsın işe yaramaz. Bu süreçte anne figürü giderek güçsüz hale gelir. Kızının bedenindeki ve kişiliğindeki değişimleri anlayamaz, kontrol edemez ve onu kurtaramaz. Bu durumda Chris’in anneliği geleneksel annelik ideolojisiyle ters düşer. Geleneksel annelik ideolojisine göre anne çocuğunu en iyi tanıyan, koruyan ve iyileştiren kutsal bir figürdür. Film ise bunun tam tersini gösterir. Anne çocuğunu ne anlayabilir ne koruyabilir ne de kurtarabilir çünkü baba yasasının yokluğu anneyi güçsüzlüğe sürükler. Regan’ın dönüşümüyle birlikte annenin tanıdığı çocuğu yabancı bir varlığa dönüşür ve anne sevgisi yerini korkuya bırakır. Dolayısıyla anne-kız ilişkisi güvenli bir alan olmaktan çıkarak korkunun üretildiği bir alana dönüşür. Şeytan tarafından ele geçirilme anlatısı anne otoritesinin çöküşünü de simgeler. Annenin bilgi ve bakım kapasitesi yetersiz kalır. Regan’ın kurtuluşu erkek din adamlarının temsil ettiği dinsel otoritede bulunur. Regan’ı kurtaran Chris veya onun anne sevgisi değil, iki din adamıdır. Bu nedenle filmin sonunda patriyarkal otorite yeniden kurulur ve kadın bedeni, denetim sistemine yeniden katılır. Annenin bilgisi, sevgisi ve otoritesi başarısız olurken dinî, babanın yasasının yerine geçen otorite başarıya ulaşır. Chris “kötü anne” temsilinden çok “çocuğunu koruyamayan anne” temsili olarak işlenir.

The Exorcist korku sinemasının kült yapımları arasında yer alsa da kadın cinselliği ve annelik temsili konusunda oldukça muhafazakâr bir tarafta konumlanır. Kadın bedeni ve cinselliği eril otoriteler tarafından kontrol altına alınırken annenin bir kadın olarak güçlü olmasının annelik pratiğinde yeterli olamayacağını, her zaman babanın yasasına ihtiyaç duyulacağını gösterir. 1970’lerde ABD’de kadınların kamusal alanda güçlenmesi ve geleneksel çekirdek aile yapısının dönüşümü korku sinemasında kadının ve anneliğin güvenli bir alan olmaktan çıkarılıp bir kriz alanı olarak temsil edilmesine zemin hazırlar. Bu dönemde anne ve kadın bedeni toplumsal değişimlere yönelik kültürel ve toplumsal kaygıların, korkuların taşındığı sembolik figürler haline gelir. The Exorcist de yaratıldığı dönemin sosyo-politik atmosferinden etkilenen, kadın bedenini ve anneliği birer kriz ve korku unsuru olarak işleyen korku sinemasının mihenk taşlarından birisidir. Ancak önemli olan bu taşların keskin ve sivri taraflarını açığa çıkarmaktır.

