YOU CAN SEE EVERYTHING: Rastlantısal Zorunlulukta Kendini İfade Etmek veya İfade Edilmek

2026’nın sonuna doğru keskin bir şekilde ilerlediğimiz bu aylarda hem reklamsal boyutta hem de salt sinema takipçileri açısından yılın en çok beklenen filmlerinden biri olarak bir anda kendisini ortaya koyan Nathan Fielder ve Lance Oppenheim’in You Can See Everything belgeseli için, illüzyon dünyasında basit bir manipüle aracı olarak kullanılan sinemanın conatus’u (varlığın kendi varlığını sürdürme, koruma ve devam ettirme çabası) diyebiliriz. A24 imzasını barındıran film, belgesel formatını alışıldık bir anlatım yolu olarak kullanmaya çalışıyor. Buna bağlı olarak türler arası “röntgencilik” akımını tekrar uyandırıyor. Ancak kurmacanın yapımı bu türden girişimlere rağmen anlatımın hem görsel hem de içerik kompozisyonuna yenilik adına herhangi bir ton kazandırmıyor. Aksine bir nevi karakterler arası manipülasyon aracı olarak kullanılan “röntgencilik” dışavurumu, tüm kurgu akışı boyunca 2026 yılının sinema ürünleri arasında sırıtıyor. 

Elizabeth Holmes

Bir nevi izleyiciyi 2000’lerin başında sinemadaki kurgusal / deneysel arayış dünyasına doğru çekiyor. Nathan Fielder’in tüm film boyunca süregiden gözlemci hali ve buna bağlı olarak gelişen bedensel dışavurumu kurmaca ile gerçekliği beklenildiği dozda sınırlarda dans ettirmiyor, aksine kurmaca ve gerçekliğin birbiriyle olabilecek muhtemel dansını hiç başlamadan kesiyor ve ipleri sadece kendi eline alıyor. Belli bir gerçekliğin içerisine inşa edilen yapay durumu absürt bir komedi tonuna çevirerek elindeki olası felsefi ve düşünsel dokunuşu yok eden Nathan Fielder, provaya dayalı kurguyu gerçeklik olarak sunduğu sahneye davet ederek sadece kendi zihnindeki ve oldukça reklam kokan simülasyonunun içerisine çekiyor. Bu durum karakterler arasındaki etkileşimi anlatım bakımından yapay bir dokuya davet ederken görsel anlatım ise performansları görünür kılamıyor. 

Etken ve Edilgen Olanın Birbirlerini Simgeledikleri Bir Doğa

Gerçek insanları sinemasal karakterlere dönüştürmenin bugün yenilik sanıldığı ve hatta büyük harflerle duyurulduğu günümüzde You Can See Everything, satmayı amaçladığı illüzyon imajını 4:3 formatının içerisine sıkıştırarak anlatının düşünsel yapısını teknik olarak yansıttığı yanılgısına kapılıyor. Bilhassa sinemanın belgesel tonunda yaratıcı dışavurumları konusunda açlık çektiğinizi düşünüyorsanız You Can See Everything yerine Werner Herzog belgesellerine göz atmanızı öneririz. Öte yandan geleneksel belgesel çekim yöntemine kendi çerçevesinde farklı tonlar kazandırdığını özellikle belirten Fielder, bu anlamda sadece günümüzden bir magazin konusunu salt olarak sattırmaya çalışıyor. Bunu takiben yapımın belgesel mi, belli bir deney mi yoksa sadece bir performans toplamı mı olduğu sorunsalların havada asılı kalmasının sebebi ise yapımı herhangi bir kategoride belli bir kalıba sığdıramayışlarından kaynaklanıyor, böyle olunca da yenilikmiş gibi sunuluyor. 

Oysa yapımın tam üç saat boyunca sunduğu anlatım, eldeki koşula bağlı olarak gelişen parçacıklı anlatım düzleminde sürekli olarak kendi içinde yenileniyor. Bu durumda anlatım ve aktarım konusunda tekrara düşen kurgu ve içeriğin birbiriyle çakışma hali izleyiciye bir yenilikmiş gibi sunuluyor. Filmdeki anlatımın akışını en temelde yönlendiren iki karakter olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri anlatım virtüözü olarak Elizabeth Holmes, diğeri ise karakterler arası manipülatör görevi gören Nathan Fielder. You Can See Everything normal bir akışta zaten hali hazırda iki farklı bölümde anlatım gerçekleştirirken karakterler üzerinden kurgulanan belli etiket yansımaları ise filmde “anlatım içerisinde anlatım” doğrusallığıyla fazla oynanmış hissi doğuruyor. Diğer yandan modern dünyanın pragmatizm gölgesi olarak kullanılan Billy Evans, bir nevi anlatıyı tekrardan markalandırıyor.

Rasyonalist Bir Amoralizm

Filmin ikinci yarısına geçecek olursak bugün marka değeri yüksek olan bu magazin konusunun bir nevi temsilcisi olarak karşımıza Amanda Seyfried çıkıyor. İlk etapta onu filmin ilk yarısında ağırlık gösteren belgesel kurgusu üzerine kritik yapan bir yansıma olarak görüyoruz. Daha sonra ilk yarıdaki varlığını sonlandıran Holmes karakterine bürünmesine tanıklık ediyoruz. Bu doğrultuda oldukça planlı ancak plansız gibi gösterilen sahnelerin durağanlığının amacı izleyiciye her şeyi apaçık göstermek değil ancak bu fikri salt bir reklam mottosu olarak kullanmak. Bu konuda başarılı bir reklamcı gibi film boyunca karşımıza çıkan Nathan Fielder ve Lance Oppenheim’in bakışları, duruşu yapımın ritmini bozan en büyük yansımalardan biri. Nihayetinde her ikisi de bu çekimler aşamasında tamamen deneysel yaklaşım göstererek en sonda ellerinde ne kaldıysa sanki onunla kurgu başına oturup sadece ortaya çıkarabildiklerini izleyiciye sunmuşlar. Gerçek suç kavramının yorgunluğunun filmin her karesine sinmesi ve buna bağlı olarak vertigo etkisi yaratabileceğini düşündükleri anlatımı bölme biçimleri herhangi bir tatmin veyahut itiraf etkisi yaratmıyor. Filmlerin genel yapısı gereği izleyici her zaman gözlemci koltuğunda oturan taraf iken You Can See Everything bunu yeni bir buluşmuş gibi tanıtıyor. 

Görüntü yönetmeni David Bolen’in özellikle tüm film boyunca üzerine çalıştığı karakterlerin yüzlerine yaklaşan kamera açıları, sabit kadrajlar, evin gündelik halinin yarı toplu olarak karşımıza çıkışı bir nevi Hong Sang-soo sinemasını andırırken diğer yandan klasik bir YouTube videosundan da öteye gidemiyor. Sahnelerin kurgu içerisinde yaratılmak istenen atmosferi ile belli bir uyum dışında gelişen sekanslar ve buna eşlik eden Holmes’un kendisinin eylemsel dışavurumları bir yandan içten içe karakterin yaratmış olduğu markadan zevk aldığını yansıtırken diğer yandan gerçekliğin asla ortaya serilmeme kararını bir doktrin gibi içinde taşıyan kurgu, herhangi bir düşünsel yapının değil sadece rastlantısal bir durumun sonucu. Bu bağlamda biçimsel olarak tamamen beğenmedikleri zaman değiştiremeyecekleri dokunuşlarla filmin içini dışını doldurmak You Can See Everything’i Holmes’un öznesi önüne geçiremiyor. Hatta Seyfried’in performansı dahi bunu meşru kılmıyor. Mahkûm gibi görünen fikrin mülkiyeti bu filmde pratik işlevinin yolunu kaybederek kendisini entrika kazanında kaynarken buluyor. 

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın