Dial M for Movie – Ocak 2021 Seçkisi

2020 yılını geride bırakmış olmak neredeyse bütün Dünya için anlamlıydı, bizler içinse bir anlamı daha vardı, 2021’in Ocak ayında, Dial M for Movie olarak yaklaşık 200’ü film incelemelerine ayrılmış toplam 300 yazıyla, iki yılımızı geride bırakmış olduk. 2021’de de eleştiri yazılarımız, sinema haberlerimiz, röportajlarımız ve takip ettiğimiz uluslararası festivallerle karşınızda olmaya devam edeceğiz. Geçtiğimiz ayın aksine, 2021 yılının ilk seçkisi için tekrar güçlerimizi birleştirdik ve tam kadro olarak toplam 10 filmi beğeninize sunuyoruz. Bu sefer sadece hayatımıza dokunan değil, yakın zamanda izleyip hemen sizlerle paylaşmak istediğimiz filmleri de seçkimize dahil ettik. Bol filmli, sinemasal bir 2021 dileriz!

Blood On Satan’s Claw (H. Necmi Öztürk)

“Folk Horror” dendiğinde aklımıza kırsal kesimde yaşanan esrarengiz olaylar, tuhaf, duyulmamış gelenek ve göreneklere göre hayatlarını sürdüren insanlar, kültler, ayinler vs. geliyor. Gelmeli de, öte yandan bu türde çekilen filmlerin sayısı da pek fazla değil. Belki Midsommar gibi oldukça popüler hale gelen bir örneğini yakın zamanda izlememiş olsak çoğumuzun bu türden haberi bile olmayacaktı. Ne de olsa daha önceki dönemden aklımıza gelen ilk örnek, 1973 yapımı The Wicker Man. Bu noktada The Wicker Man’in, entelektüel altyapı anlamında Midsommar’ı rahatlıkla geride bıraktığını da ekleyelim, çünkü Lord Summerisle’ın 1973 yapımı filmde söyledikleri, gerçekten de o dönemde korkulan ve “deli saçması” olarak nitelendirilen gerçeklere dayanıyordu, tabii bu başka bir yazının konusu.

Piers Haggard’ın yazıp yönettiği Blood On Satan’s Claw ise pek adı duyulmamış hazinelerden. Üstelik The Wicker Man’den tam iki yıl önce çekilmiş. Tamam belki hazine değil ama, filmin kendisini ciddiye alan yapısı, sizi sanki bir belgesel izliyormuşçasına ekrana bağlıyor. Ayrıca filmin zıtlıklarla (masumiyet – iblis veya gençlik – bilgelik gibi) oynaması da başka bir artı, böylelikle seyirciyi özellikle ikinci yarıda sürekli diken üstünde tutabiliyor.

Filmi özgün kılan bir diğer nokta ise, senaryosunda kullandığı doğal öğeler, en başta da iblislerle işbirliği yapan kadınların ciltlerinde görünen, hayvan postu benzeri tüyler. Film, doğaüstü bir olayın belirtilerini doğal ve sıradan bir şekilde sunarak yine bir zıtlıktan besleniyor ve bu yolla korku öğesini de ayakta tutuyor. Birçok folk horror türündeki filme esin kaynağı olduğu şüphe götürmez olan yapım, korku tutkunlarına ve B-film severlere tavsiye edilir.

Bringing Out The Dead (H. Necmi Öztürk)

Sinema tarihinde önemli yönetmenler ile meşhur oyuncular bir araya geldiğinde, sinefiller olarak önyargılarımız harekete geçer. Kimimiz bu işbirliğinden harika bir film ortaya çıkacağını, kimimiz ise tüm bu ün dalgası içinde filmin kendisine odaklanmanın zor olabileceğini düşünürüz. Ne mutlu ki sinema, doğası gereği bizi şaşırtmaya devam ediyor. Scorsese’nin, başrollerinde Nicolas Cage, Patricia Arquette ve John Goodman’ın bulunduğu Bringing Out The Dead adlı filmi de tüm önyargıları boşa çıkartan yapımlar arasında.

Bunu başarmasının nedenleri arasında elbette Joe Connelly ile Paul Schrader’ın ellerinden çıkma sıradışı, underground senaryosu başta geliyor, öte yandan Scorsese’nin bu derece off-grid bir senaryoyu filmografisine ekleme isteği de seyirciyi ters köşeye yatırıyor. Nicolas Cage’in otherworldly oyunculuğu da eklenince ortaya bu karanlık atmosferli, Crow veya Delicatessen gibi kendi dünyasını yaratabilen filmlerle karşılaştırılabilecek yapım çıkıyor.

Zaten düşündüğümüzde “kafası her daim dumanlı, suç seviyesi çok yüksek bir bölgede gece vardiyasında çalışan ambulans şoförü” rolü, Cage’in “orada olmayan” gözlerinin arkasından başka nereye ait bilemiyoruz. Bize göre asıl The Man Who Wasn’t There, Nicolas Cage’den başkası değil. Film hem eğlenceli hem de tıpkı Cage’in kurtarmaya çalıştığı hayaletler gibi sizi aşağıya doğru çekebilen bir yapıya sahip ve Scorsese’nin kesinlikle en sıradışı filmlerinden biri. Mutlaka bir şans verin, pişman olma ihtimaliniz çok düşük.

Casque d’or (Burcu Meltem Tohum)

Fransız Sineması’nın “Altın Miğfer”i sayılan, adıyla müsemma Casque d’or, içinde bulunduğu dönemin modernist yapısını klasisizm ile buluşturan önemli yapımlardan. Filmin özellikle kendine has Yeni Gerçekçilik dokunuşu çok belirgin. Ayrıca Jacques Becker’in Jean Renoir ile, ayrıca Cézanne ailesiyle de yakın dostluğunun meyvelerini rahatlıkla Casque d’or filminde görebilirsiniz. Film boyunca özellikle görsel anlatıma işleyen empresyonist yaklaşımlar bunun en önemli göstergesi olarak kabul edilebilir. Kendi döneminde birçok negatif eleştiriye konu olan bu film günümüzde “başarısızlık”tan ziyade doğrudan bir “şaheser” olarak görülüyor.

Casque d’or, özellikle dönemin Paris’inin yeraltı insanlarının yaşamını ayrıntılarıyla gözlemlemek için bir kapı aralıyor. Parisli haydutlar, onların gelenekleri-görenekleri bütün şeffaflığıyla gözler önüne seriliyor. Ayrıca filmde karakterlerin kostümüne de çok dikkat edildiğini görebilirsiniz. Bütün yönleriyle Casque d’or, Paris’in o dönemde gelenekselleşmiş olan yeraltı dünyasına ışık tutuyor. Bu dünya her şeyiyle o kadar açık ve net bir şekilde gösteriliyor ki kadın ve erkek ilişkilerindeki “özgürlük” anlayışı doğrudan izleyicinin gözüne çarpabiliyor. Becker filmdeki dehasını, oldukça pastoral çizilmiş bir çerçeveye saf bir trajedi ekleyerek sergiliyor. 

Casque d’or’un anlatısına hâkim olan romantizmi çemberin dışına atmak yanlış olur. Ancak Becker’in romantizmini Éric Rohmer’inkiyle karıştırmamak lazım. Becker’in romantizme bakış açısı çok daha karanlık bir yapıya sahip. Rohmer’inki tam olarak Jean-Luc Godard’ın 1962 yapımı Vivre sa vie: Film en douze tableaux adlı filmindeki trajedi altyapısına benzeyen bir romantizm biçimi. En önemli fark, Becker’in anlatısını doğanın kalbinin derinliklerine daha çok sokuyor olması. Hatta filmde “doğa” yapısının incelikli düşünülmüş bir metaforik unsuru bile var; şehirden, dolayısıyla karakterlerin tehlikeden uzak olmalarının koşulunun tam olarak doğayı kendilerine miğfer gibi tutmalarında yatması, bunu açık bir şekilde sunuyor. Tüm bunların yanı sıra filmde geçen tüm şiddet sahnelerinin gerçekçi olarak yansıtılmadığını, bundan da öte tamamen gerçek olduğunu söylemek gerek; bu unsur, Becker’in gerçekçi sinema sanatıyla oldukça fazla örtüşen bir durum. Casque d’or’da izleyiciye hiçbir şey bir düzmece olarak sunulmaz, her şey olabildiğince açık, net ve gerçektir.

La cérémonie (Burcu Meltem Tohum)

İngiliz yazar Ruth Rendell’ın 1977 yılında yayınlanan A Judgement in Stone (Taştan Hüküm) adlı romanından uyarlanmış olan La cérémonie, oldukça dokunaklı bir dram filmidir. İnsana dair olan her detayı en ayrıntılı bir şekilde sunan film, “şiddet” kavramına farklı bir bakış açısı getiriyor. Claude Chabrol’ün bu filmde en dikkat çekici özelliği ise kamera pozlamalarının, karakterlerin diyaloglarıyla çok uyumlu bir şekilde dans ediyor olmasıdır. Yönetmenin kamerasıyla yaptığı ufak dokunuşlar bile, karakterler arasında doğrudan bir iletişim olmaksızın, hassas olanın derinliğini pürüzsüz bir şekilde yansıtıyor.

İnsana dair kabul edilemez dürtülerin, kötülüklerin, sosyal şiddetin yapı taşlarını en naif şekilde aktaran La cérémonie, içinde barındırdığı müzik kullanımıyla da uyum halinde. Yumruk gibi insanın midesine oturabilen özelliğe sahip bu film, şiddetin en acımasız halini gümüş tepside sunarken onu en şiddetsiz şekilde anlatabilmenin de mümkün olduğunu kanıtlıyor. Filmde kimi zaman karakterlerin anlatının önüne geçerek canlandırdıkları karakterleri çok baskın bir şekilde oynamaları ise hikayedeki asıl mesajın izleyiciye geçmesini biraz sekteye uğratabilir. Ancak La cérémonie’nin senaryosu oldukça güvenilir; içinde hiçbir kurnazlık, hiçbir oyun ve düzenbazlık barındırmıyor. Sekansların akışkanlığı ise anlatımda küçük ayrıntıları görmemizi sağlıyor. Çekimin esnekliği filmdeki nesnelerin düzenini daha net bir şekilde yansıtmış.

La cérémonie, bir geçmişin açığa çıkarılmasını hikayesinin merkezine almış bir film. Xavier Dolan’ın 2016 yapımı Juste la fin du monde (Alt Tarafı Dünyanın Sonu) adlı filminde “geçmişin izleri”nin kırıntılarına çok şiddetli bir şekilde tanık olmuştuk. Öyle ki geçmişin izleri hiçbir şekilde açığa vurulmamıştı çünkü vurulmuş olsaydı orada şiddetin en fiziksel haline bir şekilde tanıklık etmiş olacaktık. Bu “korku” hissi ise orada “geçmişi” hiçbir şekilde açığa vuramamıştı ancak La cérémonie’de Chabrol’ün kamerasından geçmişin izlerine ulaşıp, şiddetin en şiddetli hafifliğini deneyimleyebilirsiniz.

The Devil All the Time (Berfin Tutucu)

The Devil All The Time filmi, Donal Ray Pollock‘un aynı isimli romanından uyarlanan ve Antonio Campos tarafından yönetilen bir taşra gotiği örneği. Sapkın bir vaiz (Robert Pattinson), kötücül bir çift (Jason Clarke-Riley Keough), riyakâr bir şerif (Sebastian Stan), oğlunu büyütmeye çalışan bir baba (Bill Skarsgård) ve tüm bu karakterler arasındaki bağlantı noktasını kuran bir genç (Tom Holland) çevresinde dallanıp budaklanan bu hikâye bağnazlık ve püritenlik konularına dikkat çekmeyi amaçlar. Dıştan içe doğru ilerleme gösteren senaryonun biçeminin bu şekilde tercih edilmesinin sebeplerinden birisi de kitaptan uyarlama bir eser olmasıdır. Bu sebeple aynı zamanda filmde voice-over (dış ses) kullanılır. Bu kullanım sayesinde görselleri eşliğinde Pollock‘un romanını okuyormuş hissi yaşatılır.

Kimse tarafından farkına varılmayan son an “gerçekleri” ile dolu olan hikâyede intikam duygusu ile baba-oğul ilişkisi ve bu ilişkinin sonuçları da ön planda. Karakterler arasında dinden en uzak olanın aralarındaki en mantıklı ve masum kişinin olması da filmde dikkat çeken bir ayrıntı. Özellikle Tom Holland gibi başarılı bir oyuncuyu süper kahraman bağlamından sıyrılıp böyle bir filmde rol aldığını, aldığı rolü de büyüttüğünü izlemek oldukça doyurucu. Bir diğer adından söz edilmesi gereken isim ise hiç şüphesiz Robert Pattinson. Deliliği ve sapkın dindarlığı dengeli bir biçimde oynaması da filme rengini katan unsurlardan. 2 saatten fazla süren bu filmi izlemek sürükleyici ve yer yer bir gerilim romanını okumakla eş değer.

El Topo (Ece Mercan Yüksel)

El Topo (Köstebek, 1970), The Holy Mountain (Kutsal Dağ, 1973) ve Santa Sangre (Kutsal Kan, 1989) gibi yapımların da yönetmeni olan Alejandro Jodorowsky’nin hem yönettiği hem de başrol oyuncusu olduğu bir “Western” filmi. Western kısmını tırnak içine almak şart, zira bu film bildiğiniz Westernlerden değil… Uçsuz bucaksız ancak bir o kadar da sihirli bir çölde siyah atı ve siyah deri kıyafetleriyle gezip duran, aradığı şeylere hem çok uzak hem de çok yakın olan bir adamın öyküsü El Topo. Sürreel öğelerle bezeli, alışılmışın çok dışında bir Western havası yayan film, belli bir dakikadan sonra iyice hayal evrenine kayıyor ve sembolizmle dolup taşıyor.

Tüm sembollerin anlamını çözmek, her şeyi anlamlandırmak imkânsız. Ancak İncil’e ve de öğretilerine sık sık gönderme yapan, İsa imgelemini fark etmeden yapamayacağınız, her yerinde bambaşka bir mesaj taşıyan filmde bu bahsedilen konularla alakalı hiçbir alt yapınız olmasa bile, bu mesajların ne kadar kuvvetli olduğunu hissedeceksinizdir. Zira Jodorowsky’nin anlatım gücü ve imgeleriyle yarattığı dil, söze ihtiyaç duyan bir dil değil.

El Topo’ya klasik filmlerde olduğu üzere, ulaşılacak sonuca sahip olan bir filmmiş gibi değil de serüvenin ta kendisiymiş gibi davranmak ve gösterilenleri olduğu gibi kabul etmek, onlarla birlikte hareket etmek kritik bir önem taşıyor. Pek çok tanınmış kişi tarafından da fazlasıyla sevilen film, bugün yarattığı etki söz konusu olduğunda, üzerinden tam 50 sene geçmiş olmasına karşın hâlen çok güçlü.

Mother! (Eda Bebek)

Mother’ın izlediğim filmler arasında farklı bir yeri var benim için. Bazı filmler bir sanat türü olarak sinemanın (böyle söylüyorum çünkü sanatla uzaktan yakından alakası olmayan filmlerle çevrili etrafımız) potansiyelini yeniden tanıtır izleyiciye: Darren Aranofsky’nin Mother!’ı 2017 senesinde ilk izlediğimde bana böyle bir izleyici deneyimi yaşatmıştı. Düşünce ve inanç sistemlerimizin bir alegorisini çizen ne ilk ne son film Mother, buna rağmen gerek anlatısı gerek çekim teknikleri gerekse oyunculuklarıyla filmin şiirsel ve eşsiz bir ahenk yakaladığını düşünüyorum.

Film hakkında yapabileceğim tek eleştiri, hikâyenin sonsuz bir döngü oluşturabilmesi için başını ve sonunu birbirine bağlayan yanma sahnelerinin filmin görsel dilindeki doğal ama masalsı tavrın yanında yapay durduğu olacaktır. Filmin içine girdiğimizdeyse bu detayı unutup kendimizi Jennifer Lawrence’ın naif ama huzursuz arayışına ve gitgide garipleşen olayların akışına kaptırıyoruz. Lawrence’ı takip eden kameranın görüşünden uzaklaşıp bütün resmi göremeyişimiz bize fani bir vücudun içine hapsolmuşluk hissi yaşatırken, Lawrence’ın çevresiyle tezatlık yaratan pürüzsüz güzellikteki yüzünde izlediğimiz ifadeler olayların onun kontrolünün dışında geliştiğini daha ilk sahneden yüzümüze vuruyor.

Lawrence ve Bardem’in karakterleri arasındaki huzursuzluk önce tanıdığımız, sonra gittikçe tanımlamakta zorlandığımız karmaşık bir ilişki modeli çiziyor. Filmin bütününe bu iki karakterin ilişkisinin temelinde hissedilen, aynı anda hem çok tanıdık hem de çok absürt bulabildiğimiz bir bağımlılık duygusu hâkim. Bu ikircikli duygu filmi ilginç kılıyor: İzlediğimiz hikâyeyi hem anlıyor hem anlamıyoruz, hem merak ediyor hem de ondan kaçıp kurtulmak istiyoruz. Evini ve yeni doğan bebeğini korumaya çalışan bir ‘Anne’ ve tanımadığı insanların umarsızca evini yağmalamasına izin veren bir ‘Baba’ figürü çizen Aronofsky’nin Mother!’ı izlerken gerileceğiniz, sembolizminin ağırlığına şaşıracağınız ve kesinlikle unutmakta zorlanacağınız bir eser.

Only Lovers Left Alive (Berfin Tutucu)

Amerikalı yönetmen Jim Jarmusch tarafından yazılıp yönetilen modern zaman vampir filmi Only Lovers Left Alive‘ın hikayesi toplumdan vampir olduklarını gizleyerek yaşamaya ve açlıklarını gidermeye çalışan melankolik bir müzisyen olan Adam (Tom Hiddleston) ve sevgilisi Eve (Tilda Swinton) etrafında şekillenir. Dünyanın genelinden ayrılan vampirler aslında bohemleri temsil eder.

Film dilemmalar üzerine kuruludur. Adam ve Eve karakterlerinin isim seçimleri (Adem ile Havva) manidardır fakat Adam ve Eve birbirlerinden oldukça farklıdır. Eve, beyaz, durgun, edebi ve mistiktir. Adam ise kara, dalgalı, ezgili ve hayaletimsidir. Yaşadıkları kentler de kişilikleri ile oldukça uyumludur. Jarmusch, filmin bazı sekanslarında görülen duvarlarda asılı çeşitli sanatçı ve bilim insanları ile de bohem kesimin hafızasına göz kırpar.

Zombiler olarak adlandırılan kesimden bir tanıdıkları vardır bu iki sevgilinin; Eve‘in kız kardeşi Ava (Mia Wasikowska). Kaçmaya çalıştıkları kesimden olan bir insanın onlarla yaşamaya başlaması da onları zaman zaman zombiler gibi davranmaya iter. Bu durumda Jarmusch‘un eleştirdiği nokta bireylerin, kendilerini soktukları topluluklardan ayrı olarak eleştirilmeleri ve izlenmeleri gerektiğidir. Her açıdan sosyal ve kitlesel bir eleştiri filmi olan Only Lovers Left Alive vampir kavramını çok başka boyutlarda yansıtan bir yapım ve belki de Jarmusch‘un en katmanlı –Paterson ile eş değerde olabilir- filmi.

Una Pura Formalità (Ece Mercan Yüksel)

Nuovo Cinema Paradiso (Cennet Sineması, 1988) ve La Migliore Offerta (En İyi Teklif, 2013) gibi filmlerle tanıdığımız İtalyan yönetmen Giuseppe Tornatore’nin 1994 yapımı filmi Una Pura Formalità (Şüpheli), Gérard Depardieu, Roman Polanski ve Sergio Rubini gibi isimlere ev sahipliği yapıyor. Özellikle Depardieu ve Polanski’nin diyaloglarından oluşan film, ikilinin oyunculuklarına odaklanılmasına elverişli bir ortam yaratarak adeta bir ustalık dansı izlememize sebep oluyor. Gerek Polanski’nin varlığı ve oyunculuğu, gerekse kasvetli havası, dinmeyen yağmuru ve boğuculuğuyla Polanski’nin başrolünü oynadığı ve yönettiği, sitemizde de incelemesi bulunan The Tenant’a (Kiracı, 1976) benzeyen film, pek çok edebi ve felsefi konuşmayı ekrana taşıyor. 

Cinayet, suç ve sorgu temasıyla oldukça karanlık bir havaya sahip olan filme bilinmezlik hâkim. Genellikle sorgunun yapıldığı odada yani tek bir mekânda geçen film, ara sıra yaşanan flashbacklerle geçmişe taşınıyor. Diyalog bazlı olan filmde yazma, yaşama, Tanrı düşüncesi ve varoluş üzerine pek çok özlü düşünce yer alıyor ve yönetmen izleyiciye düşünme payı bırakıyor. Kesinlikle kendine has çekim teknikleri bulunan film, ilginç POV (Point of view: bakış açısı) çekimleri ve sıradan olmayan kamera açıları ile gergin, tuhaf ve karanlık bir izleme deneyimi sunuyor. Filmin sonu konusundaysa izleyiciler genel olarak ikiye bölünmüş durumda: en sonra adeta dört köşe yapan filmi çok beğenenler de mevcut, yetersiz ve muğlak bulanlar da. Siz hangi gruba girecek olursanız olun, atmosferi, konusu ve oyunculukları sebebiyle bizce vakit ve de emek vermeye değer bir film Una Pura Formalità.

Soul (Eda Bebek)

‘Hayatın anlamı nedir?’ sorusuna yürek ısıtan bir hikayeyle cevap veriyor Soul. Hayatı yaşamaya değer kılan biricik yeteneklerimiz midir yoksa yaşama sevincimiz mi? Caz piyanisti Joe Gardner en büyük hayallerinin gerçek olacağı akşamın gününde bir çukura düşünce ruhunu ölen diğer insanların ruhlarıyla birlikte ölümden sonraki evrene doğru bir yolculukta bulur. Joe’nun ruhu ölümden sonraki evrene gitmekten kaçınca dünyaya gelmek için hazırlanan bebek ruhların arasına düşer. Burada bebek ruhların eğitmenlerinden biri sanılır ve 22 diye adlandırılan bir bebek ruhla eşleştirilir.

22, defalarca eğitmen değiştirmiş olmasına rağmen dünyaya inmek için gerekli olan kabiliyeti edinememiştir bu yüzden dünyaya inmekten kıl payı kaçmaktadır. Joe ise yoğun bakımda onu bekleyen vücuduna inip hayallerindeki sahneye çıkmak ister umutsuzca. Dünyaya dönmek için can atan Joe ve dünyaya inmemek için ayak direyen 22’nin beraber dünyaya inince yaşadıkları ikisinin de hayata bakışını değiştirecektir. Soul, büyük küçük herkesin keyif alacağı eşsiz bir mizah barındırmasının yanı sıra var oluşunu sorgulayan depresif ruhlara bile cevaplar sunabilecek ince detaylarla süslü bir hikâye.

Dial M for Movie

Bir Cevap Yazın