BOMBA – Ömer Seyfettin’in Adeta Öyküsünde Yapmak İstediğini Sinemada Gerçekleştiren Yapım

Sitemizde daha önce de The Rejected / Reddedilen (2019) başlıklı filmini konuk ettiğimiz yönetmen, senarist ve akademisyen Onur Doğan’ın yeni filmi Bomba (2024), birçok festivalde büyük fırtına koparttı ve adı gibi bir film olduğu izlenimini iyice güçlendirdi, dahası gösterildiği festivallerden önemli ödüllerle döndü: En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu (Ece Bozkaya), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Zafer Diper) ve daha niceleri. Filmin senaryo, sinematografi ve oyunculuk dallarında birçok adaylığı da bulunmakta, ödüllerin devamının geleceğinden eminiz. Filmde Raçof’u olabilecek en kan dondurucu şekilde canlandıran Ozan Ayhan’a da bir ödül gelsin artık mesela, naçizane. Yazımızın başlığını açıklamaya geçmeden önce Bomba filminin 25 dakikalık bir kısa metraj olduğunu hatırlatalım, ancak  bunu yapmamızın tek sebebi, kısa filmlere dönük negatif önyargının önüne geçilmesi gerektiği gerçeği. Sinemanın ilk yıllarında yedinci sanatı sıfırdan tanımlayan Georges Méliès, Lumière Kardeşler ve Charlie Chaplin gibi büyük ustaların çektikleri filmlerin hep kısa metrajlı olmasına, yani sinema seyircisi aslında en önce kısa filmle tanışmış olmasına rağmen, kısa metraja dönük önyargı kendini hâlâ farklı biçimlerde gösteriyor. Azalarak bitmesi temennisiyle diyelim.

Ömer Seyfettin ve Bomba Öyküsü

Edebiyatımızın en sevilen ve en çok okunan öykücülerinden Ömer Seyfettin’in 1911 tarihli Bomba öyküsünü (kaynak) beyazperdeye taşıyan senarist ve yönetmen Onur Doğan, edebî esere oldukça sadık bir uyarlama gerçekleştirmiş, kaynak metinle film arasında küçük farklar elbette mevcut, olmaması da beklenemez, ancak öykünün ve filmin farklı sonlara sahip olması, en azından önce filmi izleyip ardından öyküyü okumuş biri olarak beni hayli düşündürdü. Ancak yönetmen farklı bir son tercih ettiği için değil; aksine, aklımda uyanan soru şu oldu: Öykü neden bu şekilde bitmedi? Ömer Seyfettin en sevdiğim öykücüler arasındadır, edebiyatımızın en önemli yazarlarından birinin yaratım sürecine negatif eleştiride bulunmam abesle iştigal olur, ancak Bomba öyküsünün ayrıntılarına, tam anlamıyla “satır aralarına” baktığımızda, göstergebilimsel düzlemdeki bulgular sonrasında bana hak verebilirsiniz belki de. Kısaca açıklamak gerekirse öykünün, filmdeki finale sahip olması için her türlü gösterge satır aralarında mevcutken, Ömer Seyfettin farklı bir tercihte bulunmuş, belki de “malumun ilâmından” uzak durmak istemiştir.

Göktürk Alparslan

Bomba Öyküsüne Göstergebilimsel Bir Bakış (spoiler / sürprizbozan içerir)

Öncelikle öykünün daha ilk paragrafı bile, yüzeysel yapıda “ateş” gösterenleriyle dolup taşıyor: “is”, “ateş”, “ocak”, “odun”, “kırmızı”, “gölge”, “tutuşma” gibi. Gösterenlerin işaret ettiği anlambirimler arasında /ateş/, /alev/, /duman/, /yanma/, /tutuşma/ vb. sayılabilir. Öykünün giriş kısmına hızlıca bakalım:

Duvarları ve tavanı uzun bir kışın isleriyle kararmış bu yer odasında mahpus gibi duran bodur ve çirkin ocak, içindeki odunları sanki hiddetle yakıyor, bir an evvel yutmaya çalışıyordu. Hızla tutuşarak uzayan ve sönen alevler, mandolinle heyecanlı sosyalist marşını çalan genç Boris'i, karşısında ezeli ve nihayet bulmaz milli çorabını ören güzel karısı Magda'yı hafif ve akıcı bir kırmızıya boyuyor, bütün odayı kaplayan büyük ve kötürüm gölgelerini titretiyordu. (s. 9)

Görüldüğü gibi eğer önce filmi izlediyseniz, bu giriş kısmında neredeyse tüm bilgiler mevcut: “Hiddetle yakılan odunlar”, “kötürüm, titreyen karakterler”, “mandolin”, “Boris’i ve Magda’yı kırmızıya boyayan alevler”. Sonda olacakları (evin yanması “ayrıntısı” dışında) baştan söylemekte bir sakınca görmeyen, ustalıklı bir üslup. Birkaç sayfa ilerlediğimizde, “ateş” göstergesi yine karşımızda: “Ocaktaki odunlar çatırdayarak yıkılıyor, birden alevler çoğalıyor, sanki bütün oda, kırmızı gölgelerle doluyordu” (s.11). Burada Ömer Seyfettin elbette Manifesto’nun meşhur ilk cümlesine, “Avrupa’nın üzerinde gezen hayalet” bağlamında komünist ideolojiye de gönderme yapmış olabilir, Bomba dahil birçok öyküsü Balkanlar’da, bugünkü Makedonya ve Bulgaristan dolaylarında, Balkan Savaşları öncesinde yaşanan zulme dayanıyor, ancak buna rağmen göstergebilimsel düzlemde “ateş” göndergesini göz ardı etmek çok zor; hem metinde birçok kez karşımıza çıktığı (toplamda 11 defa) hem de ilerleyen sayfalarda Raçof karakteri, Melina aracılığıyla şu sözleri sarf ettiği için: “Eğer gelmezse oraya gelir, hem hepsini keseriz, hem evlerini yakarız” (s.20).

Ece Bozkaya

Seyfettin’in öyküsünde zaten başka bir spoiler da henüz öykünün 6. sayfasında bizi karşılıyor: “Bil ki o hain kafanı balta ile vücudundan koparacak, sana uyanların, seni sevenlerin eline vereceğiz.” (s.14). Bu tür sözlerin, tehditlerin hem gerçek hayatta hem de kurgusal dünyalarda kolayca savrulduğu ancak nadiren harfiyen gerçekleştirildiği gerçeğinden gücünü alan bu cümleler, öykünün finalinde tüm imalara rağmen okuru gafil avlayabiliyor. Ateş göstergesine dönecek olursak, aşağıdaki listeyle çözümlememizi sonlandıralım:

Görüldüğü gibi yukarıdaki tabloda tam üç defa ateşin parlaklığı veya Magda ile Boris’in gölgeleri “tüm odayı kırmızıya boyasa” da, iki defa “evini yakacağız” cümlesi kulaklarda çınlasa, hatta sayfa 18’de ocaktaki ateş “zebaninin dili ve kanlı dişleri gibi parlamaya” başlasa da Ömer Seyfettin, öyküsünün sonunda evi yakmıyor! Zavallı Magda bombanın aslında ne olduğunu anlıyor ve öykü bitiyor. Dolaysıyla biraz uzun bir açıklama olsa da, yazımızın başlığında kast ettiğimiz buydu, öyküdeki her ayrıntı, finalde evin yanmasına işaret etse de, durum başka. Bunu söylemek bize düşmez elbette ama Onur Doğan’ın senaryo bağlamında kapanış tercihini çok yerinde buldum, sanki Ömer Seyfettin’in aklından geçen tam 113 yıl sonra hayata geçmiş gibi, yazınsal – sinemasal bağlamda bir katharsis yaşadığımı eklemeliyim.

Ozan Ayhan

Bomba – Sinematografi

Ömer Seyfettin’in öyküsünde yaptığı açık etmelerin Bomba filminde bulunmuyor olması seyir deneyimini artıran etmenlerden, zira “öyküde geçen 1 cümle” ile “filmde görünen bir plan / sahne” aynı anlama gelmemekte. Hatta öyküdeki 11 göndermenin tamamı filmde de olsaydı ateş kavramı bu sefer bir komedi unsuruna bile dönüşebilirdi. Fransız sinema göstergebilimcisi Christian Metz’in dediği gibi “dildeki çift eklemlilik sinemada yoktur”, özellikle nesneler düzleminde sinemada gösteren değil sadece gösterilenler (ateş veya kova, su, kedi, köpek vs. imgeleri) mevcuttur. Bu nedenle de bazen bir nesneye veya bir kişiye kameranın yapacağı tek bir kesme yeterlidir, edebiyatta olduğu gibi 4-5 defa tekrarlamaya gerek yoktur. Bomba tam da bunu yapıyor, şömineye sadece tek yakın plan var, az ve öz. Ancak görüntü yönetimi / sinematografi demişken, Bomba filminin zıtlıkları korku öğesi olarak kullanmasından bahsetmemiz şart, bunu açılışından itibaren en sona kadar başarıyla teslim ediyor.

Onur Doğan

En başta son derece huzurlu, pitoresk bir kırsal kesimde açılan film, Raçof karakterini canlandıran Ozan Ayhan’ın, karşılaştığı küçük çocuğa (Göktürk Alparslan) kulağını “iade etmesiyle” gerçeklik algımızı yerle bir ederek kapanış jeneriğine dek peşimizi bırakmayacak bir gerilimi sağlam bir şekilde kuruyor. Filmin başında gösterilen ve seyirciyi hazırlıksız yakalayan korku öğesi aklımıza Hitchcock’un kendi filminden, Psycho’dan bahsederken açıkladığı yöntemini getiriyor: “Duştaki cinayet sahnesini filmin oldukça erken dakikalarına yerleştirdim ki korku öğesi ben tekrar benzer bir sahne göstermesem bile her zaman seyirciyle kalsın”. Onur Doğan’ın bu açılışla ilgili çıkış noktası da benzer bir yer olsa gerek, kesinlikle işe de yaramış. Bu noktada Ozan Ayhan’ın, Raçof karakterini canlandırırken sergilediği incelikli oyunculuğa da şapka çıkartmak gerek çünkü “akla hayale sığmayan kötülükler yapan güleryüzlü ve sakin villain” karakteri sinema tarihinde birkaç defa iyi filmlerde karşımıza çıkmış olsa da, aynı zamanda abartılarak inandırıcılığını kolayca kaybedebilecek bir yapıya da sahip. Bomba’daki Raçof ise seyircinin kanını dondurmayı ustalıkla başarıyor. Dolayısıyla hem “kırsal alanda korku” motifini, hem de “güleryüzlü villain” arketipini kullanarak iki temel zıtlığa ev sahipliği yapan Bomba, korku türünde sıklıkla bir araya gelmeyen öğelere yenilikçi bir dokunuş getirmeyi de başarıyor.

Bomba – Senaryo ve Göndermeler

Yukarıda bahsettiğim açılış öyküde bulunmuyor ancak öykü baştan sona bir geceyi tasvir ettiği için, kanımca açılışta kırsal kesimin, 1910’ların Makedonya / Bulgaristan topraklarının mükemmel bir dünyada ne kadar huzurlu olabilecekken, dönemin savaş çanları ve faşist komitalar nedeniyle ne denli yaşanmaz hale geldiğini hatırlatmak yerinde bir dokunuş olmuş, aksi takdirde söz konusu vahşetin yaşandığı evin veya köyün nasıl bir coğrafyada yer aldığı seyirciye aktarılamayacaktı. Açılış ve kapanıştaki önemli farklar dışında senaryo çoğunlukla kaynak metne sadık ilerlemiş, tabii öyküde ağır bir şekilde hissedilen politik atmosferin de filme ayrıntılı olarak dahil edilmediğini de eklemek lazım, zira politika ve korku, sinemada iyi anlaşan bir ikili değil.

Ece Bozkaya

Filmde en azından benim fark edebildiğim üç gönderme var, öncelikle ancak ikinci izleyişimde fark edebildiğim bir “inside joke”tan yani filmdeki üç haydutun sadece kendi bildikleri üzerinden aralarında şakalaşmalarından bahsederek başlayayım: “Bu kafayla aç kalmaz.” Bu gerçekten çok acımasız bir inside joke diyerek susuyorum. Diğer daha bariz göndermelerden ilki elbette Funny Games, Ercan Reşat Demir’in canlandırdığı Sandre karakterinin eve girmeden önce “Yumurta almaya geldik” demesi süper bir dokunuş olmuş. Diğeri ise tam spoiler olmasın, David Fincher’ın bir filmine gönderme yapıyor demekle yetinelim. Ne de olsa öyküde bomba, bezlere sarılı.

Ercan Reşat Demir

Oyunculuklar – Dünyada İyi ve Güzel Olan Herşeyin Temsili Olarak Magda Karakteri

Ozan Ayhan’ın Raçof karakterini olabildiğince ürkütücü bir şekilde, seyircinin kanını dondururcasına canlandırdığından bahsettik (ödül temennimizi tekrarlayalım), filmi sırtlayan asıl karakter ise, elbette Ece Bozkaya’nın ustalıkla hayat verdiği Magda karakteri. Magda’nın hamile olması da hem öyküde hem de filmde, karaktere göstergebilimsel düzlemde “hayat” ve “yaşam kaynağı” alt anlamlarını yüklüyor. Aynı zamanda Onur Doğan’ın canlandırdığı Boris karakterinin Makedonya’dan Amerika’ya göç etme projesinin de temelinde Magda ve doğacak çocukları, kısacası “yeni bir hayat kurma” isteği yatıyor. Kısaca göstergebilimsel açıdan öykünün ve filmin derin yapısına indiğimizde, Magda dışındaki tüm karakterlerin /hayat/ yerdeşliğinden uzakta bulunduğunu görüyoruz. Greimas göstergebiliminin meşhur göstergebilimsel karesini alıntılarsak, önümüze karakterler özelinde şöyle bir tablo çıkıyor:

Dolayısıyla hem çekirdek aile içindeki konumu, hem mutlu bir birliktelik içinde yer alması, hem bir çocuk dünyaya getirecek olması, hem de en önemlisi gözlerinden, kullandığı sözcüklerden, ses tonundan, ayrıca kötülükle yüzleştiğindeki davranış biçiminden de gördüğümüz üzere her hücresinden hayat fışkırıyor olması (Magda’nın her hareketiyle hayatın kendisini temsil etmesini Ece Bozkaya’nın sarsıcı oyunculuğuna borçluyuz) nedeniyle Magda karakteri, filmde diğer hiçbir karakterin yapmadığı şekilde, derin yapıda /yaşam/ yerdeşliğini üstleniyor. Bu etmenlere Magda’nın kafasında ilkbaharı (yeniden doğuş, hayat) simgeleyen pagan bir çiçek tacı bulunmasını da ekleyebiliriz. Öykünün, daha çok da Onur Doğan’ın incelikli senaryosunun doğurduğu bu karakter yapısını beyazperdeye yansıtmak da hiç kolay değil. Bu bölümü sonlandırırken duayen tiyatrocu Zafer Diper’in de Baba İstoyan rolünde yürek parçalayan bir performans sergilediğini, haddimiz olmayarak belirtelim.

Zafer Diper

Sonuç

Sonuç olarak Onur Doğan’ın Bomba filmi, eleştiri yazılarındaki gastronomik metaforları tuhaf bulsam da, bol malzemeli, zengin bir yemek olarak karşımıza çıkıyor. Balkan Savaşları öncesinde Makedonya ve Bulgaristan bölgelerinde faşistler, baskıcı komitalar tarafından yapılan zulümler, korku türü içine nadiren dahil edilen pitoresk, huzurlu kırsal yaşam göndermeleri, dönemin baskın ideolojilerinin filmin altyapısını korku filmlerinde alışık olmadığımız şekilde zenginleştirmesi, zıt kavramların aynı potada eritilmesiyle baştan sona tekinsiz bir atmosfer yaratılması, usta işi oyunculuklar ve daha birçok öğe, Bomba filmini ve yönetmenini göz ardı edilmemesi, dahası takibe alınması gereken bir konuma yerleştiriyor. Dahası, 36 gibi genç bir yaşta aramızdan ayrılan Ömer Seyfettin’in, doğruluğu kanıtlanmamış olsa da öldükten sonra kimsesi olmadığı bahanesiyle tıp derslerinde kadavra olarak kullanılması etrafındaki söylentiler, bu filmi (ve öyküyü de) Ömer Seyfettin’in kişisel ve kurgusal evrenine organik bir şekilde bağlıyor. Bomba filmini izleme listenize alın ve ilk fırsatta izleyin deriz, özellikle korku türünü sevenler kaçırmasın, şimdiden iyi seyirler.

H. Necmi Öztürk

İlgili Okuma: The Rejected

Bir Cevap Yazın