James L. Brooks Sinemasında Yolculuklar ve Kentler: SPANGLISH

James L. Brooks, 2004 yapımı Spanglish filminde kızı Cristina’yı (Shelbie Bruce) Latin köklerini bırakmamak için mümkün mertebe Meksika’da büyütmek isteyen Flor’un (Paz Vega) hikâyesinden açılarak yine bir yolculuk izleği temelinde bu defa kültür meselesini odağına alır. Eşinin onları on iki yıl önce terk ettiği günden beri bildikleri bir kentte ve düzende hayatlarını sürdürürlerken bir gün – film boyunca aynı zamanda anlatıcı dış ses olan Cristina’nın deyişiyle – değişmek için son şansları olduğunu düşünerek Amerika’ya gitmeye karar verirler. Böylece Cristina’nın “Artık benim Meksika’m oydu” dediği yeni bir hayata doğru yolculuk başlar. Texas’tan Los Angeles’a giderler. İlk gördükleri çevre, onlara yabancı gelse de bir köşeyi dönüce karşılarına çıkan sokak, evlerini çağrıştırır. Orada geçen altı yıl boyunca bu eskiyi andıran yeni çevrenin dışına çıkmaya cesaret edemezler, başka deyişle tanıdık olan korunaklı bölgede oturmak, güven duygularını canlı tutar ve tabii bir yandan da Flor’un kendi kültürleri içinde kalma çabasının bir neticesi olur.

Paz Vega (en sağda)

Brooks, önceki filmlerindeki gibi zaman atlamalarıyla karakterlerinin hayatlarının farklı dönemlerindeki gelişmeleri, inşa ettiği anlatıda kronolojik olarak sunar ve Cristina büyürken Flor’un çözmesi gereken meseleler de artar. Altı yıldır yaşadıkları bölgenin dışında, bilmediği bir muhitte iş görüşmesine gitmesi gerekir. Filmin asıl meselesinin artık işlenmeye başlanacağını anlatıcı Cristina bize şöyle duyurur: “Beyaz Amerika bizi çağırıyordu. Kültürel bölünmüşlüğe adım atıyorduk”. Terms of Endearment filminde Emma’yla Flap’ın temel anlamdaki yolculukları nasıl ki Aurora başta olmak üzere pek çok karakterin hikâyesini biçimlendirdiyse ya da As Good As It Gets filminde Melvin, Carol ve Simon’ın birlikte çıktıkları yolculuk, hem genel olarak anlatıda hem de karakterlerin serüvenlerinde belirleyici olduysa Flor’la Cristina’nın, Deborah (Téa Leoni) ile John Clasky (Adam Sandler) çiftinin evlerine doğru çıktıkları yol, kültürel ve sınıfsal konuları filmin merkezine taşıyarak sosyolojik bir çözümlemeye zemin hazırlar.  

Paz Vega, Téa Leoni ve Adam Sandler

Cristina’nın “kültürel bölünmüşlük” ifadesi neleri kapsar? Anlatının giriş bölümü, bireylerin doğdukları toplumun kültürünü öğrendikleri kültürleme sürecinde edinilenlerin korunmasına yönelik direnci aktarırken gelişme bölümü başka kültürel süreçleri irdeler: Kültürleşme, kültürel yayılma, kültürlenme, kültür şoku, kültürel gecikme, kültürel özümseme, kültürel bütünleşme ve zorla kültürlenme. Spanglish’in yolculuğu bunlardan hangilerini içerir? Cristina’nın ifadesi, en çok kültür şoku sürecine işaret eder. Ondan ziyade Flor, bir kişinin kendi kültürünün dışında bilmediği bir kültürün egemen olduğu bir yerde bulunmaya başladığında bu yeni kültürün kodlarını anlamlandıramayarak girdiği bunalımı ifade eden kültür şokunu deneyimleyecektir. İş görüşmesine Flor’un yanında giden kuzeni Monica’nın (Cecilia Suarez) Deborah’ın evinin bahçesine çıkarken göremeyip burnunu çarptığı cam, karakterlerin farklı bir kültürün oluşturduğu düzende göremedikleri ve bu nedenle pek çok kez düşüp sonra yeniden ayağa kalktıkları bir karmaşık dönemin metaforu gibidir. 

Shelbie Bruce

Georg Simmel’e göre modern hayatın en derin sorunları, bireyin özerkliğini ve toplumsallığını koruma çabasından, tarihsel mirasın, dış kültürün ve hayat tekniğinin ezici toplumsal güçlerinin karşısında ortaya çıkar (2009, s. 317). Flor’un uzun süre İngilizce öğrenmeyi reddederek çevresindekilerle çeviriler yardımıyla zar zor iletişim kurmakta direnmesi, kültürleme sürecinde edindiği değerleri koruma çabasının temel göstergesi olur. Bu tutumu, Simmel’in metropol tipi insana ilişkin tespitini akla getirir. Flor gibi köklerini koruma gayreti içinde olan insanı şöyle tarif eder Simmel: “Metropol tipi insan, dış ortamındaki onu köklerinden koparak tehditkâr akıntılara ve uyumsuzluklara karşı kendisini koruyacak bir organ geliştirir. Tepkilerini kalbiyle değil kafasıyla verir” (2009, s. 318). Flor’un inadı duygusal gibi görünse de bir yönüyle rasyonellik de taşır. Aynı zamanda bu durum, tam da Simmel’in belirttiği üzere karakter için en derin sorunu besler. Buna çalıştığı evin düzeninde çoktan yerini almış, son model bir kahve makinesinin kullanımı konusunda çektiği güçlük örneğinde olduğu gibi, yeniliklere uyum sağlamasında görülen sorunlar da eklendiğinde anlatının temel karşıtlık ve çatışmaları daha da belirginleşir. 

Shelbie Bruce, Paz Vega

Flor’a gelen teklife göre iş, haftada altı gündür. Günlük süreler değişebilir. İş tanımı, Deborah ile John’un çocuklarını okula götürmekten ev işlerine kadar birçok şeyi kapsar. Simmel’e atıfla para ekonomisinin yeri olan kentte her türlü nitelik ve bireysellik “Kaç para?” sorusuna indirgen[miştir] (2009, s. 319). Cristina, Flor’un geçimleriyle ilgili endişeleri olduğunu çok geç fark etmiştir; ancak Brooks, karakterin yolculuğunun biçimlenmesinde maddi koşulların ne kertede etkili olduğunun altını birçok kez çizer. Maddi temelli meseleler de anlatı boyunca kültürel ve bireysel gibi görünenlerle aynı hatta ilerler, birbirine ulanır ve sonunda bir çözüme ulaşır.

Adam Sandler, Téa Leoni

Brooks, kültürel süreçleri ele alırken Flor ile Deborah arasındaki karşıtlığın merkezine farklı kültürlerde de olsa benzer bir düşünceyle inşa edilmiş ebeveyn kimliğini yerleştirir. İkisi de birbirlerinin çocuklarıyla yakın bağlar kurarlarken kendi çocuklarına bir yabancının yakınlık göstermesinden rahatsızlık duyarlar. Bununla birlikte yönetmen, Cristina’nın Princeton’da akademik olarak araştırmak istediği bir kültürel fark üzerinden yine bir benzerliğe daha dikkati çeker. Cristina’nın gözlemlerine göre Amerikan kadınlarıyla Hispanik kadınlar arasında kilo konusunda görüş birliği vardır. Kilolu olmayı rahat bulurlar ama bu duygularını bastırarak egzersiz ve diyetle zayıf kalmaya çalışırlar; çünkü toplum tarafından dışlanmaktan korkarlar. Bir çocuğun sorumluluğunu almak başta olmak üzere üstlendikleri bütün sorumluluk ve üzerlerine giydikleri kimliklerde hep en iyi olma çabasındadırlar. Söz konusu çaba, elbette bir rekabet ortamına zemin hazırlar ve Brooks, anlatı boyunca iki kahramanın karşılaşmalarını çözümleyerek bazen en yoğun kavgayı sürdürenlerin aslında birbirlerine en çok benzeyen insanlar olduklarının fark edilmesini sağlar.

Paz Vega, Téa Leoni

Flor ile Deborah, bu gerçeği görecekleri ve birbirlerini anlayacakları bir dil bulamadıkları için aralarındaki gerilim hep devam eder; ancak aynı nedenlerle Flor, John’la karşı karşıya geldiğinde tartışma, yüzleşmeye yol açar. Flor, Cristina’nın plajdan taş toplaması karşılığında John’un para vermesine çok sinirlenir. Deborah gibi John’un yaptığını da bir tür sınır ihlali olarak görür; fakat John, Flor’un da onların çocuklarının özel işlerine karıştığını hatırlatınca Flor, kendi gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalır. Çocuklarıyla kendilerinden ibaret kalmasını istedikleri alana iki tarafın da girdiği gerçeği kabullenilir.

Adam Sandler, Paz Vega

Flor’un Deborah’la iletişimsizliği sürerken John’la ilişkisi olumlu yönde ilerlemeye başlar. Deborah’ın Cristina’nın günlük hayatından eğitim hayatına kadar birçok alanı dilediğince düzenlemesine tepkili olan Flor’a John hak verir. Karakterin kızının Deborah tarafından yürütülen eğitim hayatıyla ilgili kültür şoku ve kültürel özümseme gibi endişeleri, kent ve kültürel süreçler bağlamında bir başka gerçeği daha görünür kılar. Simmel, küçük hesaplar ve önyargılarla yaşamını sürdürmek zorunda kalan kasaba insanına karşı kent insanının özgürlüğüne dikkat çeker; fakat madalyonun bir de öbür yüzünün olduğunu belirterek insanın “Hiçbiryerde metropol kalabalığında olduğu kadar yalnız ve kaybolmuş hissetme[diğini]” ve özgürlük olanağının duygusal yaşamına gönençlilik biçiminde yansımadığını hatırlatır (2009, s. 324, 325). Bu tablo, hem Cristina’nın da belirttiğini akla getiren bir tür bölünmeyi hem de Deleuzeyen kavramlarla anlatmak gerekirse, yersizyurtsuzluğu Spanglish filminin merkezine taşır. Yersizyurtsuzlaşma, “yuvayı terk edip yabancı kısımlarda dolaşmak” anlamına gelir özetle (Goodchild, 2005, s. 339).[i] Flor, Cristina’yla beraber tam olarak bu deneyimi edinmektedir. Simmel’in kentteki kalabalığın içinde betimlediği durum, yabancılıkla ilintilidir. Gezginlikteki mekânlara her noktadan belirli bir uzaklıkta olma durumu ile yerleşiklikteki belli bir noktaya bağlılık arasındaki bir sentez olarak tanımladığı yabancı, bir noktada sabitlense de onun parçası değildir, başka bir deyişle onunla bağ kurmasına engel olabilecek nitelikler taşır (2009, s. 149). Bunun yanı sıra yabancının grup içindeki mesafesi – uzaklıklar ve yakınlıklar – daha karmaşık bir ilişki üzerine düşünmemize olanak tanır. Şimdi yanıtlamamız gereken soru şudur: Yersizyurtsuz, dolaştığı yabancı kısımları bir yurt olarak addedebilir mi belirli aşamalardan sonra? Başka türlü soralım: Flor’un John’la olan iletişiminde görüldüğü gibi etkileşimler, bir yabancıyı ne kertede oraya ait kılar?

Sarah Steele, Adam Sandler

Bize yabancı kabul ettiğimiz kültürlerde kendi kültürümüze yakın göstergeler gördüğümüzde o kültürden insanların tanıdıklaştıkları, bizim de onlar için bir yabancı olmama olasılığını sorgulayabileceğimiz bir kırılma gerçekleşebilir. Flor’un İngilizce konuşmaya başladığını gören Deborah’ın kızı Bernice’in (Sarah Steele) şaşkınlığı ve aynı zamanda yaptığı tadilattan sonra önceden üstüne olmayan ceketi giyebilmesini sağladığında aralarında yapılanan bir tür dostluk, böyle bir yakınlığa – bir ölçüde – temel sunar. Gerek Flor ve Cristina’nın gerek Deborah, John, Bernice, kardeşi Georgie (Ian Hyland) ve büyükanneleri Evelyn’ın (Cloris Leachman) birbirlerinin kültürlerinin göstergeleri olan tepkilerine, alışkanlıklarına ve kişiliklerini biçimlendiren daha birçok etkene karşı tutumları çok tanıdıktır. Deborah’ın kiraladığı yeni evin okyanusa açılan arka bahçesinin Cristina tarafından hayretle karşılanması, Bernice’inkine benzer bir duygudur aslında. Plajların temiz oluşuna karşı bir şaşkınlıktan öte bir anlam taşır. Bilinmeyenin neden olduğu tedirginlik duygusunun arkasında saklanan, yeni olana yönelik ilgi ve heyecandır ötesindeki anlam. Kendi kültürlerini korumak adına uzun süre direnç gösterip duvar ören Flor’un tam zıttı olan Cristina’nın tutumu, iki aile arasında her anlamda bir diyalog kurulmasına fırsat vermiştir. Onun çeviri işini üstlenmesi, yalnızca diller arası aktarıma değil, dil ile dolaysız bir etkileşim durumunda olan kültürler arası tanışmaya da yol açar. Peki, bu tanışmanın akabinde – iki tarafın da birbirinin yabancısı olduğu anların hâlâ devam ettiğini düşündüğümüzde – yabancıların karşılaşmaları izleyiciye ne söyler? Yine Simmel’e kulak verelim:

“Yabancı örneğinde, her insan ilişkisinin barındırdığı yakınlık – uzaklık birliği en özlü biçimde şöyle özetlenebilecek bir şekilde yapılanmıştır: Bu ilişkideki mesafe yakın olanın uzak olduğunu işaret eder ama yabancılığı da uzak olanın yakın olduğunu işaret eder. Yabancı olma durumu şüphesiz bütünüyle olumlu bir ilişkidir; özgül bir etkileşim biçimidir. Sirius gezegeninin sakinleri bizim için tam manasıyla, en azından sosyolojideki manasıyla yabancı değillerdir. Bu bakımdan bizim için yokturlar; uzak ve yakın olmanın ötesindedirler. Yabancı, grubun kendisinin bir unsurudur, tıpkı yoksullar ve muhtelif ‘iç düşmanlar’ gibi – gruba mensubiyeti hem onun dışında olmayı hem de onunla karşı karşıya gelmeyi içeren bir unsur.” (2009, s. 149)
Téa Leoni, Cloris Leachman

Yabancılığı Flor – Deborah, Flor – Bernice ve Deborah – Cristina ilişkileri özelinde ayrı ayrı irdelemek mümkün. Flor’un Bernice ile paylaşımları, Deborah’ın Cristina’ya doğru attığı adımlar, uzak olanın yakınlaşmaya başladığına işaret eder. Bu bağlamda yabancı olma durumu, tam olarak Simmel’in savını destekleyen örneklerdendir ve tanıdık olanla kurduğumuz ilişkiden farklı dinamikleri içeren özgül bir etkileşim biçimidir. Ne var ki Flor’un Bernice’le, Deborah’ın Cristina’yla aralarında mesafenin giderek azalması, Flor ile Deborah gerginliğini artırır. Cristina’nın gerek gündelik yaşamı gerekse geleceğine dair kararlar verip fikrini hiç sormadan bunları Flor’a bildirmesi, Flor’un da bu tavra Bernice üzerinden karşılık vermesi, aralarındaki çatışmayı hep canlı tutmuştur. Cristina’nın Deborah’ın etkisi altına girerek değişmeye başladığının bir göstergesi olan saçının bir tutamındaki boya, bu yüzden Flor’un kaygılarını ve kızgınlığını pekiştirir. Bu bağlamda da Brooks’un kişileri, sık sık karşı karşıya gelen yabancılar olarak anlatıdaki yerlerini alırlar.

Adam Sandler, Paz Vega

Öte yandan Brooks, yabancı olma durumunu yalnızca bu ikililerin hikâyeleriyle sınırlandırmayarak Deborah’la John ve Flor’la John arasındaki ilişkiler üzerinden de tartışmayı sürdürür ve pratikte yabancılık kavramının hangi farklı örneklerle karşımıza çıktığının, dolayısıyla karmaşık bir içeriğe sahip olduğunun altını çizer. Deborah’ın “Bu evde yaşayanlar, ne zaman benim de duygularımın olduğunu anlayacaklar?” biçimindeki tepkisi, kırılganlığıyla beraber John’la olan meselelerini de açığa vurur; fakat bu hikâyenin çatışması, Flor’la John arasında gelişen olumlu iletişimle başka bir hikâyeye bağlanır. Deborah’la tartıştığı için gözleri dolan John, Flor için alışılmadık bir durumdur. Erkeğin duygusallığını göstermesi, genel olarak ataerkil kültürlerde zayıflık addedilse de bunu önce belki de biraz yadırgayan Flor’la John’un ilişkisinde aslında ilerletici bir işlev görmüştür. Keza, Deborah’ın kimseye fikrini sormadan Cristina’nın eğitimiyle ilgili kararlar verip uygulamaya geçmesinden Flor’un duyduğu endişeyi anlayarak John’un kendisini onun yerine koyması, bu bağı güçlendirir. 

Téa Leoni

Anlatının bu kesitinde kültürün korunmasına yönelik kaygı ve bu kaygının paylaşılmasının etkisiyle başlayan bir ilişki, yabancı olma durumunun karmaşık görünümünü daha görünür kılar. Flor, Deborah’ın müdahaleleriyle biçimlenen Cristina’nın yeni eğitim yaşamında kızının yabancılık çekmesinden de, onlardan biri olarak kültüründen uzaklaşmasından da korkar. Cristina’nın okul servisine binerken Deborah’a teşekkür etmesine karşı Flor’u sonradan aklına getirip ona el sallaması, ikinci korkusunun yersiz olmadığının da bir kanıtı gibidir. Zira Cristina’nın yaşamında Flor, içine doğup büyüdüğü kültürü; Deborah ise ona heyecan veren, yepyeni bir kültürü temsil eder ve yüzünü birine çevirdiğinde kendi kültürünü arkasında bıraktığını gösterir adeta. Bu sahnede Deborah ile Flor’un koşmaları, iki kadının çocuk odaklı bir rekabete girişmelerinin dışında bu iki kültürün karşılaşmasını da imler.

Paz Vega, Téa Leoni

Brooks, finale doğru tansiyonu Flor – Deborah rekabetiyle birlikte Deborah ile John’un evliliğindeki çözülmeye bağlı olarak yükseltirken John’un zihnine yerleşmiş eril kodları görmemizi sağlar. Deborah’ın on bir haftadır biriyle görüştüğünü öğrenen John için başat mesele, bu ilişkide cinselliğin yaşanıp yaşanmamasıdır. Tartışma başladıktan kısa bir süre sonra sözü cinselliğe getirmesi, romantik ilişkilerde erkeğin kadın bedenini kendisine ait bir meta olarak gördüğünü açığa çıkarır. Akabinde işitilen aşağılayıcı söylemi de zihniyetiyle çelişmez. Peki Flor’la ilişkisinde gözleri dolacak kadar duygulanabilen ve bunu saklamayan John’u önceki sahnelerde gösteren Brooks’un bu kesitte karaktere olan mesafesi hakkında ne söyleyebiliriz? Flor’la olan sahnelerde bir yüzünü, Deborah’la – özellikle ilişkisini öğrendikten sonra – olan sahnelerde bir başka yüzünü göstererek John’u idealize etmek istememiş olabilir; ancak son tartışmalarının ardından evden ayrıldığı sırada aynı anda işi bırakan Flor’la yakınlaşmaları, Deborah’ın bir başkasıyla birlikteliğini önce duyurarak John’a yeni bir ilişkiye başlaması için bir zemin sağlamış olduğu yönünde yorumlanabilir ki olay örgüsünde bu gelişmelerin birbirini izlemesi, eşlerden başka insanlarla birlikte olma konusunu toplumsal cinsiyet rejiminin verili normlarını sorgulayarak irdelemek yerine izleyiciyi John’un tarafında yer alması için yönlendirecek bir yapıya sahiptir. 

Téa Leoni, Thomas Haden Church

Brooks, genel anlatı izlencesini kültürel süreçlerin örnekleri üzerinden biçimlendirdiği filmde ikili ilişkilerdeki gerilimleri bir yan anlatı olarak sunarken temel meselelerinden bir ölçüde uzaklaştığında yabancı olma durumunun dışındaki insan hikâyelerini – yukarıdaki paragrafta açımlandığı biçimde – ele alır ve tarafsız gibi görünen konumu, alt metinlerde kendini göstermeyi sürdürür. Flor’la Deborah, Deborah’la John’un arasındaki anlaşmazlık, Deborah’la Evelyn ilişkisinde de dikkati çekerken izleyiciyi bir yandan hak verebileceği, bir yandan da eleştirel yaklaşması gereken bir mizansenle baş başa bırakır. Deborah yaşamında olumsuz giden her şeyden Evelyn’i sorumlu tutarken “Benim yaşamım senin için bir ders olabilir” diyen karşı tarafın sakin tutumu, hem ona hak vereceğimiz hem de kuşak çatışmasında tarafların savları üzerine düşünebileceğimiz bir zemin sunar. Bu örnekte Evelyn’in yalnızca kendisini ilgilendiren bir alışkanlığı, neden ve nasıl Deborah’ın bütün yaşamını biçimlendirmiştir? Böyle bir suçlama, yaşamımızdaki gelişmelerde kendi payımızın ne kertede olduğunu görmezden gelmemize neden olmuyor mu? Brooks, buna benzer sorular sormamızı sağlarken anlatıda genelgeçer normlara göre en sıradışı algılanabilecek karakterin en mantıklı yaklaşımı sergileyen kişi olduğunu göstererek hem Deborah’ın hem izleyicinin aydınlanmasına yardımcı olacak sözleri Evelyn’in ağzından duyurur: “Şu anda en büyük düşmanın sensin. Sadece kafandaki bir düşünceye göre hareket ediyorsun”. Evelyn’in bu gözlemi, önce Flor’la, sonra John’la ters düşen Deborah’a resmin bütünü görmesi için bir olanak tanıyabilir ki karakterin böylesi bir bilinçle başta iç çatışmalarından kurtulup arınması, onu özgürleştirecektir; fakat konuşmanın devamında yine Evelyn’in “Dünyada en kötü şey, kocana hâlâ âşık olduğunu anlamandır” tümcesi, kadını bir erkeğe bağımlı kılma gizilini taşıyarak bahsedilen özgürlüğün elde edilmesine bir engel koyar. Bu nedenle de tartışmaya açıktır.

Paz Vega

Brooks, filmin çözüme ulaştığı bölümünde “Ben hayatımı kendim için yaşadım. Sen hayatını kızın için yaşadın. Hiçbir işe yaramıyor” diyen Evelyn’e hem kendisinin hem başkalarının deneyimlerini gözlemleyerek yaşama dair çıkarımlar yapabildiği bir konumdan yeniden söz verir ve Flor’un hikâyesinin çözülmesine ışık tutar. Yönetmenin yazı dizisinde incelenen diğer iki filmindeki gibi karakterler, başladıkları yerde değillerdir. Dönüşmüşlerdir. Bu film özelinde kentler, dönüşümün uzamı olurken dış ses anlatıcı olarak Cristina, artık başka bir yolculuğun arifesindedir ve bu başlangıcı sembolize eden yolu, “Claskylerin evinden iki kilometre uzağındaki otobüs durağı arası, şimdiye kadar yürüdüğüm en uzun yoldu” diye nitelendirir. Deborah’a yaklaşırken sırtını döndüğü Flor’la ilişkilerinde başka bir bilinçle yeni bir dönem başlayacaktır. Filmin jeneriğinde üniversiteye yazdığı başvuru mektubunda Flor’un “Olmak istediğin şey nedir? Benden çok farklı bir insan mı olmak istiyorsun?” sorusundan bahsederek “Ben de ondan aldığım cesaretle üniversitenize başvuruyorum […] Üniversitenize kabul edilmek, başvuruda bulunmak beni korkutmuyor desem yalan söylemiş olurum ama beni değiştirmeyeceği kesin; çünkü kişiliğim sağlam ve mutlu bir temele dayanıyor” diye düşüncelerini ifade eder. Bu düşünceleri, başka bir kültürü bir elbise gibi üzerine giyerek kendinden uzaklaşmaya meyleden ya da tutucu bir biçimde kendi kültüründen başka kültürlere kapalı olan bir tavır yerine birinden diğerini üstün ve tek doğru addetmeden bir yol seçilebileceğinin mümkün olduğunu idrak ettiğini söyler ve böylece Brooks, anlatısının yine başkarakterin bir nevi “olgunlaşma” ya da “büyüme” hikâyesi olduğunu düşündürerek filmini noktalar.

Baran Barış

Kaynakça

  • Goodchild, P. (2005). Deleuze & Guattari: Arzu Politikasına Giriş. Çev. Rahmi G. Öğdül. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • Simmel, G. (2009). Bireysellik ve Kültür. Çev. Tuncay Birkan. İstanbul: Metis Yayınları. 

[i] Bu kavramla beraber Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat çalışmaları üzerinden bir çözümleme için: https://dialmformovie.net/2025/02/12/erkan-tahhusoglunun-dongu-filmi-ve-minor-sinema/

Bir Cevap Yazın