Universal Monsters Yeniden Çevrimleri ve Tröst Haline Getirilen Çocukluk Hayallerimiz

Universal Pictures’ın yaklaşık yedi yıldır ağzında gevelediği “Universal canavarlarını yeniden gündeme getireceğiz, bu evreni yeniden canlandıracağız” lakırdılarını açıkçası pek kimse ciddiye almıyordu. Ben de almıyordum zira ortaya çıkan “yeniden çevrimler” belli: Dracula Untold (2014), The Mummy (2017) ve The Invisible Man (2020). Özellikle Tom Cruise’lu, kanımca ne olduğunu oyuncuların bile açıklayamayacağı, sinema benzeri garabetten (Mumya) sonra, Universal bu projenin peşini bırakmıştır diye düşünmeye başlamış, biraz da rahatlamıştık. Ne var ki bu sefer de Universal, The Wolf Man filmini yeniden çekeceğini açıkladı. Üstelik son haberlere göre başrol ve senaryo, “oyuncu” Ryan Gosling’e ait.

Sinema tarihi boyunca birçok defa yeniden çevrimi yapılan Universal Monsters serisinin ilk örneklerini hızlıca hatırlayalım. Büyük çoğunluğu edebiyat uyarlaması olduğu için bunlara belki orijinal demek pek doğru değil ama sadece sinemadan bahsediyorsak, bunlar kesinlikle orijinal, kesinlikle birer klasik. Universal Pictures 1920’de tek, 1930’larda dokuz, 1940’larda on yedi, 1950’lerdeyse beş adet, “canavar filmi” statüsüne giren film çekmiş. Biz aşağıdaki listeye bu toplam 32 film arasından sadece en ünlü canavarların ilk filmlerini dahil ettik, hiç istemesek de The Invisible Woman (1940) ve Werewolf of London (1935) gibi gizli hazineleri dışarıda tuttuk.

2010 ve Öncesi Yeniden Çevrimler

Gelelim 1979 ve sonrasında yapılan yeniden çevrimlere: Dracula (1979), Mumya Üçlemesi (1999-2001-2008), Van Helsing (2004) ve The Wolfman (2010). Bu filmler hakkında hep pozitif duygular besliyor olma nedenim pekâlâ yaşımla ilgili olabilir, ancak bana değil sinemaseverlerin genel kanısına baktığımızda da, özellikle Mumya serisi için hep iyi şeyler duyuyoruz. Objektif olarak baktığımızdaysa, özellikle ilk iki Mumya filmi ve Van Helsing düşünüldüğünde, belli bir atmosfer yaratmayı rahatlıkla başarmış filmlerden bahsediyoruz.

Mumya’da Rachel Weisz’ın, Brendan Fraser’ın ve özellikle de John Hannah’nın oyunculukları, daha da iyisi canlandırdıkları karakterlerin yazılış / yaratılış şekilleri kesinlikle muhteşem. Van Helsing’de bu statüdeki bir film çapında harikalar yaratan Hugh Jackman ve Kate Beckinsale’in canlandırdıkları karakterler de aynı şekilde çok başarılı. Bu karakterleri (Mumya serisi ve Van Helsing) yazan da zaten kariyerine sinemayı daha sonra ekleyen, senarist ve yönetmen Stephen Sommers. Söz konusu filmlerin her birinin yaklaşımlarını genel olarak şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Bir canavar filmi çektiğinin bilincinde olması ve insanları olmayacak bir şeye inandırmaya çalışmaması.
  2. Atmosfer yaratma aşamasına büyük dikkat ve özen göstererek, önceki klasik canavar filmlerine saygı duruşunda bulunması.
  3. Bir noktaya kadar kendisini ciddiye almamasına karşın, kendi içinde elinden gelen en iyisini yapabilmek adına karakterleri çok iyi oyunculara / oyunculuklara teslim etmesi.
  4. Güldürü unsurunu dozunda kullanması, bu sayede filmin ne çok sulu ne de çok ciddi bir yapısı olması.
  5. Karakterleri canlandıran oyuncular arasındaki kimyanın çok iyi tutmuş olması.
  6. Canavar tasarımlarında teknolojinin değil, anlam yaratmanın ve hikâyenin, atmosferin ön planda olması.

Son dönem Universal yeniden çevrimlerindeyse ne yazık ki yanlış olan çok fazla unsur var. Öncelikle, bunların birer “yeniden çevrim” olduğundan emin miyiz? Universal sürekli olarak “Universal Monsters tekrar aramızda” şeklinde reklam yapsa da, bu filmler isimleriyle bile bize pek yeniden çevrim gibi gelmiyor. Örneğin Dracula Untold. Yani daha önce hiç duymadığımız, bilmediğimiz bir Dracula öyküsü mü, bu “yeniden çevrim”? Ya da 2017 tarihli The Mummy’nin afişinde neden “Tanrılar ve canavarlardan oluşan yepyeni bir dünyaya hoşgeldiniz” yazıyor? Yeniden çevrimin önceden bilinen konuları tekrar ele alması beklenmez mi? “Yepyeni bir dünya” da nereden çıktı? Biraz daha derine inmeden önce, yeniden çevrim olarak piyasaya sürülen ve ilerleyen yıllarda sürülmesi planlanan, 2014 sonrası tüm Universal filmlerini hatırlayalım.

Dracula Untold (2014)

Gary Shore yönetmenliğindeki Dracula Untold (2014) çok kötü bir film değil, ancak bir “Tod Browning Dracula’sı Yeniden Çevrimi” de değil. Şunun da altını çizmek gerek; yukarıdaki listede yer alan tüm yeniden çevrimler arasında en zor iş, Dracula yönetmenlerine düşüyor. Çünkü mesele sadece 1931 Dracula’sı değil, ondan önce ve sonra çekilmiş olan tüm Dracula filmleri. Ve ne yazık ki (yönetmenler için kötü haber) bu filmlerin arasında sinemanın yapıtaşı diyebileceğimiz denli önemli şaheserler de var (elbette Nosferatu ve Vampyr’den bahsediyoruz).

  • Noferatu (1921) – Friedrich Wilhelm Murnau
  • Vampyr (1932) – Carl Theodor Dreyer
  • Dracula (1958) – Terence Fisher (Hammer Films)
  • Nosferatu the Vampyre (1979) – Werner Herzog
  • Bram Stoker’s Dracula (1992) – Francis Ford Coppola

Yukarıdakiler, metin olarak Bram Stoker’ın eseri Dracula (1897) romanını kaynak alan filmler, bunlara Blade serisini, Interview With The Vampire’ı veya Hammer şirketinin çektiği sayısız Dracula filmini de dahil ettiğimizde, yönetmenlerin eserlerinin hangi filmlerle karşılaştırılmaktan kurtulamayacağı çok daha açık bir hale geliyor.

The Mummy (2017)

2017 tarihli Mumya filmine geldiğimizdeyse, yönetmeninden senaristine herkesin kafasının karmakarışık olduğu bir filmle karşı karşıyayız. Öncelikle Hollywood’da o dönem (çok geç kalmış olarak) yükselişe geçen #MeToo hareketine saygı duruşu şeklinde, mumya karakteri bir kadın olarak sunulmuştu (Prenses Ahmanet) biz de sevinmiştik: Başrolde bir mumya olacağına, mumyayı da Sofia Boutella canlandıracağına göre, Aristoteles düz mantığına göre, başrolde Sofia Boutella yer alacaktı, harika!

Boutella mumya karakterini canlandırmaya daha yeni başlamıştı ki, bir baktık zincire vuruldu, üzerinde deneyler yapılan bir kobay olarak hapsedildi, aciz bir statüde sunuldu ve film Tom Cruise(!?) üzerinden ilerlemeye devam etti. Filmin başlarında uçağın düşme sahnesine o kadar emek ve para harcanmıştı ki, Mission Impossible / Görevimiz Tehlike mi izliyoruz yoksa 1932 tarihli The Mummy’nin yeniden çevrimini mi, anlayamıyoruz. Tom Cruise’un action sahneleriyle filme kattığı testosteron yetmiyormuş gibi bir de başka bir yıldız olan Russell Crowe çıkıverdi, bu noktada filme gerçekten de bir senaryo yazılmış mıydı, merak etmeye başlıyoruz doğal olarak.

Filmin finaliyse hepten tuhaflaşıyor ve erkek egemen bir Dünya kuruyor izleyicinin gözleri önünde, çünkü binlerce yıldır haksız yere tabutun içine canlı canlı hapsedilmiş olan Prenses Ahmanet öyküye göre tam hak ettiği saygıyı ve konumu kazanacakken, birdenbire Tom Cruise tekrar devreye girerek Ahmanet’den; hatta farklı realm’lerdeki birçok karanlık güçten daha da güçlü bir biçime bürünerek Ahmanet’i durduruyor, bize de filmin sonuna “yaşasın ataerkil Dünya!” yazısını eklemekten neden çekindiler acaba diye merak etmek düşüyor. Son.

Buradan hareketle Universal Pictures’ın planlanan yeniden çevrimleri arasında bulunan The Invisible Woman nasıl yorumlanacak merak etmemek elde değil. Yönetmeni bir kadın olsa da, umarız 1940 tarihli The Invisible Woman’ın kaderini paylaşmaz. Çünkü Görünmez Adam (1933) bir korku filmiyken, Görünmez Kadın (1940) nedense bir komedi filmi olarak çekilmiş! Demek ki 1940’tan bu yana Hollywood’da aslında değişen pek bir şey yok, 2017 tarihli Mumya’da Sofia Boutella’nın canlandırdığı karakter de, “bir kadının Dünya’ya hükmetme gibi çocuksu hezeyanlarının erkekler tarafından bastırılması” şeklinde sunulmaktan kurtulamamış oluyor, günümüz mizojinist Hollywood’u nedeniyle.

The Invisible Man (2020)

Bu yılın karantina öncesi sinema salonlarında izlenebilen son filmlerinden olan The Invisible Man, kanımca kötü bir film olmaktan hayli uzak, filmde özellikle “negative space” kullanımı, yani normalde kameranın çekim alanına girmesi gerekli olmayan boş alanların da filmin neredeyse tamamına dahil edilmesi çok zekice bir hareketti, film böylelikle seyircinin gördüğü her boş alanı bir tehdit olarak görmesini sağlayarak gerilim seviyesini yukarılara taşımıştı.

Öte yandan klasik The Invisible Man’in (1933) yeniden çevrimi olarak görebilir miyiz, hayır. Leigh Whannell’in senaryosu o kadar grift bir hale girmiş ki, izleyici olarak artık neredeyse görünmezlik kavramına değil de, başroldeki Elisabeth Moss’un canlandırdığı karakterin içine düştüğü durumdan nasıl kurtulacağı yan hikayesine odaklanıyoruz. Bir de tabii görünmezlik konumuna erişim konusunda da oldukça farklı bir yaklaşım söz konusu.

Dark Universe / Karanlık Evren Kavramı

2014 ve sonrasındaki üç “yeniden çevrimin” de aslında klasik Universal canavarlarına sadık olmadığı gerçeği bir yana, Universal Pictures’ın tüm kampanyalarında ortaya attığı diğer bir kavram; Dark Universe tabiri. Burada açıkçası “Dark” sözcüğünden çok, “Universe” sözcüğü dikkatimizi çekiyor. Universal Pictures’ın bu kavramı ortaya atması sizce de “Marvel Cinematic Universe” kokmuyor mu? Ancak bu iki evren arasında büyük bir fark var, Universal’ın klasik filmleri 1930’lardan beri korku filmlerine, hatta sinemasal trajedilere bakışımızı temellendirir, sinema seyircisinin zihninde gerçek anlamda yeni evrenler yaratırken, Marvel Cinematic Universe sinema sanatı adına hiçbir şey yaratmadı.

Burada “bunlar film sayılmaz” diyen Scorsese’ye hak vermek değil amacım, Marvel filmleri birer filmdir elbette, aralarında iyi yönetilmiş çok güzel filmler de vardır ancak asla ve asla, Universal Pictures’ın 1930’larda sahip olduğu “creator of the worlds” statüsüne erişemezler. Dahası Marvel’ın “kahramanların filmler arasında gezinmesi” amacıyla ortaya attığı Marvel Universe kavramının temelinde ne yazık ki sinema sevgisinden çok, para sevgisi yatıyor. Marvel Studios bile sırf arada yabancı film şirketleri olmasın da Marvel daha çok kazanabilsin diye kuruldu tüm bu MCU koşuşturmacasının ortasında. Demek istediğim, Marvel’ın, Kevin Feige’nin finansal sebeplerle oluşturduğu bir kavramı, bu “Universe” kavramını Universal’ın taklit etmesine hiç gerek yoktu. Dahası ortada bir taklit varsa o da Marvel olacaktır ne de olsa adı konmamış olsa da, Universal Pictures’ın klasik canavarları diğer tüm “Evren”leri önceliyor.

Tröst Konusu

Yazımın başlığına bu sözcüğü ekledim, hep birlikte finans sektöründeki sıkıcı anlamına hızlıca baktığımızda bana hak vereceğinizi umuyorum: “Aynı alanda iş yapan çeşitli ortaklıkların pay belgitlerinin bir ortaklıkça elde edilmesi ve yönetimlerinin bu ortaklığı yöneten gruba aktarılmasıyla oluşan, tekelci anamalcılığa özgü bir ortaklıklar birliği”. Bu noktada Marvel örneği üzerinden gidersek, “aynı alanda iş yapan ortaklıklar” dediği bir anlamda Iron Man, Hulk, Captain Marvel, Black Panther ve Thor gibi franchise’lar aslında. Tüm bunlar Marvel Cinematic Universe adı altında bir araya getirilince, yani “başka bir ortaklıkça elde edilince”, ortaya tekelci, kapitalizmin göz bebeği bir tröst çıkıyor.

Sonuç olarak keşke Universal Pictures’ın şimdiki yöneticileri kendi klasik filmlerinin Dünya Sinema Tarihi içinde ne kadar önemli ve unutulmaz bir yere sahip olduğunun bilincinde olsaydı. Eski Universal filmlerine aldırış etmeyen bu yeniden çevrimlerle, “Bizde de Dark Universe var!” gibi kendi kendini küçümseyen bir yaklaşımla, var olan oturmuş ününü ve saygısını zedelemekten başka bir şey kazanamıyor gibi son zamanlarda. Keşke finansal gücünü şimdiye dek örneklerini gördüğümüz son üç filmdekilerden çok daha başarılı usta yönetmenlere, senaristlere ve sinematograflara teklif götürmek için kullansaydı. Oyuncu seçimi açıkçası çok önemli değil, başarılı birçok oyuncu zaten var, ancak asıl önemli olan, önemli yönetmenlere gerçekçi teklifler götürmek. Bitirirken “keşke bu filmleri bu yönetmenler yönetse” bab’ında oluşturduğum Dark Universe rüya takımını da aşağıya bırakıyorum, yazı boyunca kişisel beğenilerim fazlasıyla öne çıktıysa affola. Bol sinemalı günler.

H. Necmi Öztürk

Yazıda adı geçen, sitemizde eleştiri / inceleme yazısı bulunan filmler:

Bir Cevap Yazın