Dial M for Movie – Temmuz 2020 Film Seçkisi

Temmuz ayının neredeyse sonuna geldiğimizin farkındayız, ancak bugünden itibaren her ay Dial M for Movie yazarları olarak sizlere 10 filmlik birer seçki hazırlamaya karar verdik. Film önermenin ne kadar problematik bir konu olduğunun bilincindeyiz. Büyük ihtimalle film önerisini en iyi, birbirini çok iyi tanıyan, uzun yıllardır birlikte olan kişiler birbirine yapabilir, dolayısıyla bu açıdan her bir okurumuza bu 10 filmi önerdiğimiz gibi tuhaf bir iddiada bulunmayacağız. Ne var ki çok beğendiğiniz bir kitaptan veya bir filmden arkadaşlarınıza bahsetmeden duramazsınız ya, işte o dürtü biraz da bizimki. Sizlerle paylaşmak istedik. Filmler adlarındaki artikeller düşülerek, alfabetik olarak sıralandılar, “önerildiklerine” göre içlerinde öneren kişinin beğenmediği hiçbir film bulunmuyor, o yüzden farklı bir sıralamaya gerek görmedik. Bol filmli günler!

A Bigger Splash (Burcu Meltem Tohum)

Oyuncular: Tilda Swinton (Marianne Lane), Matthias Schoenaerts (Paul De Smedt), Ralph Fiennes (Harry Hawkes), Dakota Johnson (Penelope Lannier).

Jacques Deray’in 1969 yapımı La piscine adlı filminin remake versiyonu olan, Luca Guadagnino yönetmenliğindeki A Bigger Splash, aynı zamanda Fransız yazar ve senarist Alain Page’ın aynı adlı kitabına dayanmaktadır. Marianne, Paul, Harry ve Penelope karakterlerinin geçmişiyle yüzleşmesine odaklanan, Sicilya’nın hemen dışında, Pantelleria adasında geçen bu film huzurlu gibi gözüken bir tatili tenha bir villaya taşır. Karakterler arasında geçen psikolojik gerilim ve ilişkiler ağı filmin genel türünün yapısını oluşturuyor.

Tanınmış bir rock yıldızı olan ve aynı zamanda Amerikalı şarkıcı Chrissie Hynde’dan etkilenerek yaratılan Marianne Lane, erkek arkadaşı Paul De Smedt, bir zamanlar hem onun müzik yapımcısı hem de erkek arkadaşı olan Harry Hawkes ve onun kızı Penelope Lannier ile bir tatile çıkar. Rüzgârlı, yakıcı derecede güneşli ve sıcak olan adada toplanan karakterlerin adada bulundukları sürece inişli – çıkışlı yaşadıkları her şey adeta Pantelleria’nın manzarasıyla bütünleşir. Kostümlerini Alman moda tasarımcısı Jil Sander’in hazırladığı A Bigger Splash’de her bir karakterin ruh haline uygun, özgün, zarif ve görkemli tasarımlarla karşılaşmanız mümkün. Arzunun ve cinsel olanın gizemli çekiminin üzerinde duran film, karakterlerin bir nevi hapsolduğu havuzlu villanın etrafında, imkânsız cennet arayışında.

Amerikalı Pop Art sanatçısı olan David Hockney’nin 1967 yılında yapmış olduğu aynı adlı tablo çalışmasında yine tenha mekânda, villa görünümlü bir evin hemen karşısında dalış tahtasının yer aldığını görür, ancak o tramplende hiçbir zaman kim olduğunu göremediğimiz bir figürün varlığını sezeriz. Havuza atlamış olan bu figürün yaratmış olduğu büyük bir sıçrama (A Bigger Splash) ile pişmanlık, kayıplar, geçmiş ve hayattaki kırılma noktaları gibi unsurların varlığı sezdirilir. Luca Guadagnino da tıpkı David Hockney’in modern sanat tarihinde önemli bir yere sahip olan bu tablosundaki anlatı gibi kamerasını bir anlamda narsistik bir anlamda da rahatsız edici olan bu insanların hayatına doğru çeviriyor. Ayrıca A Bigger Splash, Roberto Rossellini’nin 1954 yapımı Viaggio in Italia adlı filmine de bir saygı duruşu.

The Breakfast Club (Berfin Tutucu)

Oyuncular: Emilio Estevez (Andrew Clark), Paul Gleason (Richard Vernon), Anthony Michael Hall (Brian Johnson), John Kapelos (Carl), Judd Nelson (John Bender), Molly Ringwald (Claire Standish).

John Hughes‘un yazıp yönettiği 1985 yapımı The Breakfast Club filmi, tür olarak Bottle Movie olarak geçiyor. İsmini şişenin içindeki gemi metaforunu kullanarak almış olan bu türde film tek mekanda geçer, The Breakfast Club da türünün en güzel örneklerinden bir tanesidir. Dışarıdan, Beyin Brian Johnson (Anthony Hall), Sporcu Andrew Clark (Emilio Estevez), Kaçık Allison Reynolds (Ally Sheedy), Prenses Claire Standish (Molly Ringwald) ve Suçlu John Bender (Judd Nelson) olarak tanımlanan beş genç bir cumartesi gününü kütüphanede cezalı bir şekilde, gözetim altında kalarak geçirirler. Sadece bir kere görüşürler fakat bu görüşme hayatlarını sonsuza kadar değiştirir.

Gençlik filminden daha fazlası olan bu yapımda etiketleri olmadan insanlara baktığımızda neler görebileceğimizi öğreniyoruz. Her karakterin arka planı ve bu arka plandan dolayı geldikleri konumlar en samimi şekilde izleyici ile buluşturuluyor. Gençlik zamanlarında yaşanan hızlı mood swing’ler 1 saat 37 dakika boyunca gerek depresif cümleler gerek öfkeli hareketler, gerekse sevecen tavırlar ile gözler önüne seriliyor. Genel olarak bir grup terapisine davet edilmişlik hissi yaratan filme bolca 80’ler melodileri eşlik ediyor. Olgunlaşıp da kalbimiz ölmeden önce izlenmesi ve en önemlisi yaşanması gereken The Breakfast Club, tost ekmeğini içine şeker serpip mısır gevreği koyarak yiyenlerin manifestosu niteliğindedir. Don’t you forget about me!

Dracula Prince of Darkness (H. Necmi Öztürk)

Oyuncular: Christopher Lee (Dracula), Barbara Shelley (Helen), Andrew Keir (Father Sandor), Francis Matthews (Charles), Suzan Farmer (Diane), Thorley Walters (Ludwig).

Murnau’nun Nosferatu’su (1921), Tod Browning’in Bela Lugosi’yi devleştirdiği Dracula’sı (1931) ve Dreyer’in Vampyr’inden (1932) sonra o kadar çok vampir filmi çekildi ki içlerinden izlenebilir seviyede olanları ayırmak iyice zorlaştı. Ne var ki efsanevi İngiliz Hammer Studios’un 1958 tarihli Dracula’sı, vampir filmleri furyası içinde özel bir yere sahip. Christopher Lee’nin muazzam bir şekilde üstlendiği başrol sonrası, aynı rolü sayısız filmde canlandırmasının da katkısıyla, bugün bile usta oyuncu, en çok Dracula rolüyle hatırlanır oldu. Hammer bu filmden sonra iki tane daha Dracula filmi çekse de, hiçbirinde Lee oynamadı. Bu açıdan, 1958 tarihli Dracula’nın resmî devam filmi olma özelliğini taşıyor, Christopher Lee’li Dracula Prince of Darkness.

Lee başrolde, Dracula rolünde olsa da, ilginç bir şekilde hiç konuşmadığı bir film bu. Kendisi ısrarla “benim için yazılmış replikler berbattı, ben de onları söylemedim” dese de, senarist Jimmy Sangster, Dracula karakteri için hiçbir replik yazmadığından emin. Filmi ilk kez 21. İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim, 2002 yılında. Klasik olarak bir şatoya davet edilen dört kişinin başından geçenleri anlatsa da, muhteşem repliklere ve sahnelere ev sahipliği yapan bir “guilty pleasure” tam anlamıyla.

Hem eğlenceli hem de yer yer korkutucu / spooky olmayı başaran film, günümüzde daha çok nostaljik bir dürtüyle izlenebilir şüphesiz, yani herhangi bir gerilim veya gore korku sahnesiyle yerinizden zıplamayı beklemek anlamsız. Ancak dediğimiz gibi, türün hayranları için kaçırılmaması gereken bir hazine. Barbara Shelley’nin canlandırdığı Helen karakterinin, çaresizce kocası Charles’ı arayan Diana’ya, kollarını açarak ilerlediği ve “You don’t need Charles.” derken (elbette “Charles” sözcüğüyle) sivri dişlerinin yavaşça ortaya çıktığı sahne hala unutulmazlar arasında. Keyifli, vampirli seyirler.

The Fog (Burcu Meltem Tohum)

Oyuncular: Adrienne Barbeau (Stevie Wayne), Jamie Lee Curtis (Elizabeth Solley), Janet Leigh (Kathy Williams), John Houseman (Mr. Machen).

Edgar Allan Poe ve Howard Phillips Lovecraft gibi korku yaratıcılarından çokça etkilenen John Carpenter’ın Halloween’dan sonra çektiği ilk uzun metraj filmi olan 1980 yapımı The Fog, yönetmenin diğer filmlerine göre daha düşük bir bütçeyle çekilen bir film olarak dikkat çekiyor. The Fog gerek ışık kullanımıyla gerek ses düzenlemesiyle gerekse atmosferik yapısıyla izleyicide gerilimin çeşitli yanlarını uyandırıyor. Carpenter sineması mekân ve müzik / ses kullanımıyla gerilimi ön plana taşıyan bir sinema olarak bilinmektedir. Yönetmen tıpkı diğer filmlerinde olduğu gibi bu filminin müziklerini de kendisi yapmış.

The Fog’da kullanılan mekânın deniz kenarında olması ve kıyıdan okyanusa doğru olabildiğince genişçe bakma imkanının yaratılması karakterlerin her şeyden izole ve yalnız olduklarının hissini veriyor. Filmde çokça deniz feneri, radyo, körfez ve doğal olarak sis ile karşılaşabilirsiniz. Bu öğeler film boyunca kendini tekrarlar; Carpenter bu, öğeleri tekrarlama sistemi ile korkunç ve uğursuz havayı her zaman canlı tutmaya çalışmıştır.

Carpenter’ın korku tansiyonunu film boyunca ayakta tutma konusundaki bir diğer püf noktası ise bu filmde, daha önceki filmlerinde beraber çalıştığı Jamie Lee Curtis ve Nancy Kyes gibi isimlerle çalışmış olması. Amerikan B-Korku Filmi kategorisine giren The Fog, aynı zamanda kadrosunda Alfred Hitchcock’un 1960 yapımı Psycho filminde Marion Crane karakterini canlandıran Janet Leigh’e de yer vermiştir. Film aynı ismiyle 2005 yılında Rupert Wainwright tarafından tekrar sinemaya uyarlanmıştır.

Kelebekler (Berfin Tutucu)

Oyuncular: Tolga Tekin (Cemal), Bartu Küçükçağlayan (Kenan), Tuğce Altuğ (Suzan), Serkan Keskin (Muhtar), Hakan Karsak (İmam), Ezgi Mola (Sevtap).

Yönetmenliğini ve senaristliğini Tolga Karaçelik’in yaptığı 2018 çıkışlı Kelebekler filmi bir miktar dram ve bir miktar komedi ile aslında hayatın dengesini yakalamaya çalışan bir terazi görevi görüyor izleyicinin zihninde. Üç kardeş olan Kenan (Bartu Küçükçağlayan), Suzan (Tuğçe Altuğ) ve Cemal (Tolga Tekin) üçgeninde filmdeki muhtar karakteri gibi dönüp duran hikayenin başlangıç noktası bu üç kardeşin babaları tarafından çağırılmaları olur. Mezarın içine ölen kelebeklerin dolduğu, tavukların patladığı, ateist olmaya yaklaşan imamın taşlandığı bu yapım absürtlüğü ile gerçekliği yaratıyor. Sundance Jüri Büyük Ödülü’nün de sahibi olan film sinematik olarak da kalıpları görmezden gelmeye çalışmış.

Close-up çekimler, hareketli kameralar ve geçişlerin keskinliği ile Kelebekler kendine özel bir dil yaratıyor. Bu dilin es’leri ne kadar fazlaysa küfürleri de bir o kadar fazla. Didaktik konuşmalardan uzak fakat kahramanların yaşam çemberleri hakkında bilgi vermeye gönüllü bir dil. Kelebekler‘i ilk, sabaha karşıların sahte ılıklığında izleyen birisi olarak 1 saat 57 dakikanın sonunda film bana, güneşin doğmuş olmasının günün başladığı anlamına gelmeyeceğini hatırlattı. Karaçelik‘in soluk renkleri retinalara yapıştığı an Kenan kadar umursamaz ve öfkeli olmamak işten bile değil. Derilerinin altından kelebekleri henüz çıkmamış olanların filmi, her sekansında kelebekten önce çirkin birer tırtıl olduğumuzu hatırlatıyor. On üç bölümden oluşan gövdemizin her bir bölümünde dünya ağrısını çekmemizi sağlıyor. Krizalit evresinde metamorfoza uğramak için izlenmesi gereken bir eser, Kelebekler.

Monsters, Inc. (Burcu Meltem Tohum)

Seslendirenler: John Goodman (Sullivan), Billy Crystal (Mike), Mary Gibbs (Boo), Steve Buscemi (Randall).

Pixar ailesinin filmografisinde önemli bir yere sahip olan Monsters, Inc., her ne kadar animasyon ve komedi türünde değerlendirilse de sinema tarihi açısından da önemli noktalara işaret eder. Filmi anlatısı çerçevesinde üç perdede değerlendirmek mümkün: Şüphe, Olayı Açığa Kavuşturma Çabaları ve Keşif. Up (2009) ve Inside Out (2015) filmlerinin yönetmeni Pete Docter, filmde kapıların “hareket unsurunu” kullanarak teknik anlamda anlatıdaki olayların vuku bulduğu mekanların manzarasını değiştirir.

Filmdeki karakterlerin bir kapıdan diğer kapıya girerek kendi sürekliliklerini “devinimsel” olarak yarattıkları bu aynı duruma Agatha Christie’nin edebiyat tarihinde en uzun süre (33 roman ve 50’yi aşkın öyküde) boy gösteren kurgusal karakter Hercule Poirot’da denk geliriz. Tıpkı Agatha Christie gibi Pete Docter da karakterlerini 92 dakika içerisinde birçok temadan temaya götürmüş ve anlatı dizesini sürekli olarak yenilemiştir. Filmde canavar olarak adlandırılan yaratıklar, elektrikle çalışan bir şehirde yaşarlar. Onlar için en önemli elektrik kaynağı ise bir çocuğun ağlamasıdır ancak çocuklar artık öyle bir dünyada yaşıyorlardır ki korkmak için birçok kaynak tükenmiştir. Bu yüzden canavarlar şehrinde canavarların kendisini geliştirerek şehirlerine elektrik sağlayabilmeleri için daha çok çalışmaları gerekmektedir.

Filmin ana karakterleri Sullivan (Sully) ve Mike, Boo ile dolaylı yoldan tanışınca arkadaşlıklar arasındaki güven bağlarını, hayatta kalmak için büyüklerin doğru diye bilip öğrettikleri yanlışları ve düzeni, kuralları sorgulamaya başlayan bir serüven ortaya çıkıyor. Filmde yaratılan Monstropolis şehir kavramı ve düzeni günümüz şehirleşme ve şehir insanının yaşantısına da eleştirel boyutta yorumlar getiriyor. Filmde yaratılan karakterlerin sinema tarihinin dahi isimlerinden Ray Harryhausen’in yarattığı karakterlere olan benzerliğini yadsımamak gerekir. Son olarak Monsters, Inc. için yaptığı müzikle Grammy Görsel Medya İçin Yazılan En İyi Soundtrack Ödülü’nü alan Randy Newman, filmde sadece ön plana çıkan müzik çalışmasının dışında anlatıda gizli tematik ses çalışmalarıyla dikkat çeker.

Pity (Ece Mercan Yüksel)

Oyuncular: Yannis Drakopoulos (Giannis Drakopoulos), Evi Saoulidou (Eşi), Pavlos Makridis (Oğlu), Costas Xikominos (Nikos), Makis Papadimitriou (Kuru Temizlemeci).

Babis Makridis’in yönetmenliğini yaptığı film, çoğunlukla Yorgos Lanthimos ile tanınırlık kazanmış olan Greek Weird Wave (Yunan Yeni Dalgası) akımına mensup. Film geçirdiği kaza sonucu eşi komada yatan bir avukatın (Yannis Drakopoulos) zamanla acıya bağımlı hale gelmesini ve kontrolden çıkmasını konu alıyor. Eşinin hastanede yattığı süre boyunca ailesinden, arkadaşlarından ve de komşularından oldukça büyük bir ilgi gören ve “acıma” duygusuyla sarmalanan, oğluyla yapayalnız kalmış olan avukat, karısının iyileşmesiyle beraber tüm bu “sıcaklığı” kaybediyor.

Kuru temizlemecisi, her gün portakallı kek getiren komşusu, sırtına onun yerine güneş kremi süren arkadaşı, hepsi birer birer kayboluyorlar. Avukat iyileşen karısı için sevinmek şöyle dursun, kendisi için yeni hastalıklar üretiyor, pek çok acıyla boğuşan müvekkillerine özel hayatı ihlal edecek seviyede bağlanıyor. Bu ögeler Drakopoulos’un hiç renk vermeyen oyunculuğuyla da birleşince, ortaya gerçek bir Yunan Yeni Dalgası geleneğine sahip bir film çıkıyor.

“Alarm” moduna geçen avukatın yaptıkları ise insanın tekrardan o sarmalanma ve acınma duygusunu hissedebilmek için neler yapabileceğini görmek açısından ekstrem bir örnek olma özelliği taşıyor. “Koşulsuz şartsız gelen sempati ve acınma duygusu ne dereceye kadar bağımlılık yapabilir ve insan bunu kaybetmemek için neleri göze alır?” sorusunu sık sık sorduruyor film. Pity absürtlük ile gerçekliği, abartıyla sadeliği, acıyla komediyi bir arada çok başarılı bir biçimde tutuyor. Ancak filmin hiçbir şekilde herhangi bir duyguyu verme veya hissettirmeye çalışma derdi yok. Bu açıdan film oldukça ilginç bir deneyim. Eğer Yunan Yeni Dalgası’na aşinaysanız ve de bu absürtlüğü seviyorsanız, Pity kesinlikle deneyimlenmesi gereken filmlerden.

Taking Off (H. Necmi Öztürk)

Oyuncular: Lynn Carlin (Lynn Tyne), Buck Henry (Larry Tyne), Linnea Heacock (Jeannie Tyne), Audra Lindley (Ann Lockston), Vincent Schiavelli (Schiavelli).

2018’de aramızdan ayrılan Çek yönetmen Milos Forman dendiğinde aklımıza doğal olarak Guguk Kuşu (1975) ve Amadeus (1984) gibi başyapıtlar geliyor, gelmeli de zaten ancak bu ay sizlere Forman’ın filmografisinde çok ön plana çıkmamış olan Taking Off’u önermek istedim. Açılış sekansından kapanıştaki sürprize, dahası aralarda karşımıza çıkan akıl almaz cameo’lara (Kathy Bates!) varıncaya dek seyirciye gerçek anlamda tarihsel bir olaya tanıklık ediyormuş hissi veriyor. Filmi 2020’de izlediğinizde tam yarım yüzyıl önce çekilen bir yapımla karşı karşıya olduğumuz düşünülürse, gerçekten de tarihsel görüntülere tanıklık etmiş oluyoruz tabii.

Belgesel ile kurmaca arasındaki çizgide ilerlemeyi başaran filmin tamamlanması hiç de kolay olmamış aslında. Bunuel için birçok senaryo yazmış olan Jean-Claude Carrière ile bir araya gelen Forman, bu beyin takımına Claude Berri’yi de dahil ederek New York’a gitmiş ve Hippi akımının sona erdiği (1969 sonu – 1970 başı) o kısacık dönemi, o geçiş dönemini inanılmaz bir casting ile filme almayı, ölümsüzleştirmeyi başarmış. Forman kamerasını alıp New York’a Carrière ile birlikte ilk kez gittiğinde yıl, 1969’du. O yıl Hippi hareketinin baskın olduğu, özgür düşüncenin yaygınlaştığı bir döneme aitti, ABD özelinde.

Öte yandan 1972’ye dek sürecek olan Vietnam Savaşı, 4 Nisan 1968’de Martin Luther King Junior’ın öldürülmesi, Afrikalı Amerikalılar’ın eşit haklar için verdikleri mücadelenin tepe noktasında olması gibi sayısız etmen nedeniyle politika da son derece hareketliydi. Bütün bu karmaşa içinde evlerinden kaçan gençler konusunu, ebeveynlerle çocukları arasında yaşanan kopukluğu, iletişimsizliği temel alarak işleyen film, yukarıda bahsettiğim sürprizler nedeniyle de kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yapım. Dikkatli gözler için de, Suspiria’da (1977) başrolde izlediğimiz Jessica Harper’ın, bu filmde sadece 2 saniyeliğine cameo olarak göründüğünü ekleyelim. Keyifli seyirler!

What Time Is It There? (Burcu Meltem Tohum)

Oyuncular: Kang-sheng Lee (Hsiao-kang), Shiang-chyi Chen (Shiang-chyi), Yi-Ching Lu (Anne karakteri), Cecilia Yip (Paris’te Bir Kadın), Tien Miao (Baba karakteri).

Çoğunluğu Tayvan’ın başkenti Taipei’de bir kısmı ise Paris’te geçen bu film, Tayvan sinemasının önemli yönetmeni Ming-liang Tsai tarafından çekilmiştir. Film festivallerde boy gösterir göstermez, Berlin ve Venedik film festivallerinden ödüllerle evine dönmüştür. Filmin genel anlatısı iki farklı şehir arasındaki zaman farkının ve zamanın ne olduğuna yönelik bir sorgulamadan yola çıkarak oluşmuş. Ming-liang Tsai sinemasının mihenk taşı Kang-sheng Lee’nin oyunculuğunu görmek için de önemli bir fırsat olan What Time Is It There?, François Truffaut’nun Les Quatre Cents Coups / 400 Darbe filmi ile yönetmen-oyuncu ilişkisi bakımından çoğu kez karşılaştırılır.

Tıpkı Jean-Pierre Léaud gibi Kang-sheng Lee de kendisi aracılığıyla yansıtılan kurgusal karakterler için önemli, sinema tarihinin ikonik oyuncularından biridir. Filmde babası henüz ölmüş olan Hsiao Kang, her gün Taipei sokaklarına saat satmaya çıkar. Bir gün karşısına Paris’e gitmek için hazırlanan ama Hsiao Kang’a babasından kalan saati alma konusunda ısrarlı bir kadın çıkar. Bu kadının ısrarlı davranışından ve kadının kendisinden etkilenen Hsiao Kang, Paris hakkında filmler izlemeye başlar ve o sırada karakterin izlediği filmler arasında Truffaut’nun Les Quatre Cents Coups ve Alain Resnais’nin 1959 yapımı Hiroshima Mon Amour filmleri de vardır.

Filmin belki en esprili yanlarından biri de Hsiao Kang’ın film boyunca Taipei’deki her dükkânda, markette, binada bulunan saatleri, Fransa saatine ayarlamasıdır. Filmde, 2018 yapımı At Eternity’s Gate, 2014 yapımı The Theory of Everything, 2012 yapımı Lawless ve Lady Gaga’nın I Want Your Love, Dior için de Dior: Miss Dior adlı video çalışmalarıyla tanınan, Fransız Benoît Delhomme’un What Time Is It There? için yaptığı sinamatografi de çok önemlidir. Özellikle filmin sonlarına doğru Place de la Concorde’da geçen sahne Delhomme’un yaratıcılığını görmek konusunda önemli bir fırsat sunuyor.

Woman in the Dunes (Ece Mercan Yüksel)

Oyuncular: Eiji Okada (Niki Jumpei), Kyôko Kishida (Kadın), Hiroko Itô (Niki Jumpei’nin karısı), Kôji Mitsui.

Kôbô Abe’nin aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan ve Hiroshi Teshigahara’nın yönettiği Woman in the Dunes, aradığı böceği bulup incelemeye kendini adamış bir böcekbilimciyi ve onun oldukça farklı yerlere giden hikâyesini gözler önüne seriyor. Absürtlüğü sonuna kadar hissettirerek anlatılan hikâyenin Sisyphos’un hikâyesiyle olan benzerliği gözlerden kaçmayacak seviyede. Ancak filmdeki absürtlük stil olarak değil, filmin içeriği ve de felsefesi olarak orada mevcut. Bir çukurun içinde yaşamak ve hayatta kalabilmek adına her gün o kumu hiç sorgulamadan temizlemek… Bu müthiş ve de “yersiz” çaba böcekbilimciyi hayatın anlamını sorgulamaya, her gün bir şekilde devam ettirdiği rutinini ve yaşamını gözden geçirmeye itiyor. O kumun sabaha tekrardan çukura dolmuş olacağını bile bile, o çukurdan kaçmaya çalışmamak ve geceleri kumu atmak için saatlerce çalışmak ne derece manalı? Bu soruları böcekbilimci soruyor, ancak kumu başka bir şeyle değiştirip aynı soruyu yönelttiğiniz zaman aynı cevapları elde edebiliyor musunuz?

Kumulun içinde yaşayan kadın bütünüyle kabullenmiş ve gereğini yapan bir tavır sergilerken böcekbilimci daimi olarak karşı koyuyor. Ancak onun da savunması zamanla kırılıyor. Filmde nemden bunalmış insanların ter içindeki tenleri, bu tene sürekli olarak yapışan kumlar ve boğukluk hissi filmdeki yakın plan çekimlerle oldukça iyi verilmiş. Öyle ki seyirciyi de bir an için o kumulun içindeymiş gibi hissettiriyor. Buna ek olarak, içine alan ve ayak kaydıran kumlar ile kadın bedeni imgesinin üst üste bindirildiği sahneler görülmeye değer.

“Hayat yalnızca bir alışkanlık meselesi mi? İnsan ne zaman kaçmaya çalışmayı bırakır?” gibi sorular sorduran film Japonya’nın coğrafi özelliklerini de sorgulamaya itiyor. Ancak tabii ki Japonya’da böyle bir kumul mevcut değil. Kôbô Abe’nin cümlesiyle bitirelim: “Kumlar bizim kendi zihnimizde”.

Dial M for Movie – Temmuz 2020 Film Seçkisi” için bir yorum

Bir Cevap Yazın